7 Şubat 2015 Cumartesi

“Birlik, beraberlik” üzerine...



Sık sık duyuyoruz, “Azınlık olarak birlik olalım, bir olalım, iri olalım, diri olalım” muhabbetlerini...


Bunları, halkın oyunu (ç)almak için söyleyen birkaç popülist soytarı politikacı söylediği zaman, gülüp geçiyorum.

Ancak, ne yazık ki, sadece onlar söylemiyor; tütününü neredeyse bedavaya satan çiftçi söylüyor, ailesini geçindirmek için saatlerce koşturan esnaf söylüyor, İş ve İşçi Bulma Merkezi önünde kuyruk bekleyen işsiz söylüyor, inşaatlarda tenini güneşin kavurduğu işçi söylüyor, torununa bayram harçlığı veremeyen emekli söylüyor...

Ve doğal olarak isyan etmeden duramıyorum: Olalım da, nasıl, ne zaman ve kiminle?..

*

Ben, namusuyla, dürüst, bağımsız ve cesur gazetecilik yapmak isteyen bir genç olarak, 20 tane işçi çalıştıran (ve onları sömüren) bir patronla, niye sırf aynı dili konuşuyorum, aynı etnik kökene sahibim diye “bir, bütün” olayım?..

Özgürlükleri ve kadın haklarını savunan bir insan olarak, ne diye kız arkadaşını/eşini döven bir herifle “bir, bütün” olayım?..

Doğayı, canlıları korumaya çalışan bir insan olarak, ne diye hayvanları zehirleyen, doğayı kirleten insanlarla bir olayım?..

İnanç özgürlüğünü savunan bir insan olarak, niçin dindar olmayana (ya da içki içene) selâm vermeyen bir softayla “bir, bütün” olayım?.. (Veya tam tersi; başörtülü kızlara/kadınlara kötü gözle bakan mağara adamlarıyla neden “bir, bütün” olayım?..)

Ayrımcılığa karşı bir insan olarak, niye kendi dininden/milletinden olmayanlara “2. sınıf gâvur” muamelesi çeken bir ırkçıyla “bir, bütün” olayım?..

Hepsini geçtim; siyasî menfaatleri için insanı insana kırdıran bir “çakal”la ne diye “bir, bütün” olayım?..

*

Bu memlekette, azınlık olarak, asıl sorunumuz “bir, bütün” olamamak değil; vicdanımızı, dürüstlüğümüzü yitirmiş olmamız...

“Yozlaşma”dan bahsedeceksek, “birlik, beraberlik” meselesinden değil; buradan başlamamız gerekiyor...

Eğer azınlık, geçmişte, Yaka'da, 26 ve 29 Ocaklar'da, İnhanlı'da “bir, bütün” olarak direnmişse; vicdanın yitmediği, dürüstlüğün “nalları dikmediği” için bunu başarmıştır!

O direnişlerde insanımız, siyasî görüşü ne olursa olsun, direnişten buna pay çıkarmaya kalkmak yerine direnişin anlamını kavrayıp kazanmanın muhakkak gerekliliğine iman ettiği için kazanmıştır...

Yaka direnişini sadece Yakalılar yapsa, diğer Batı Trakyalı'lar destek vermese, o direniş o denli kitleselleşmez, çok çabuk, ses getirmeden bastırılırdı. (Direnişin bazı siyasî şaklabanların üstün çabaları sonucu başarısızlığa uğraması ayrı kalem.)

26 Ocak ve 29 Ocak 1988'de, millî kimliğin inkârına karşı, sadece kapatılan Türk derneklerinin üyeleri sokağa çıksa, kimse ciddiye almazdı.

Ama azınlık insanı, tüm bu direnişlerde siyasî fikirlerini bir kenara bırakıp, hakkını talep eden hemşerileriyle bütünleşince, direniş kitleselleşti, güzelleşti.

*

Şunu demek istiyorum:

“Bir, bütün” olmamız gereken tek yer, sokaktır!

Söz konusu azınlığın hak talepleriyse, kayıtsız şartsız “bir, bütün” olmak zorundayız, birlikte direnmek zorundayız.

Ama, o kadar!

“Bir, bütün olmak” adı altında azınlıkta tek tip insan yaratmaya ve onu istedikleri gibi yönetmeye çalışanlar, yenilmeye ve hak ettikleri yere –tarihin çöp sepetine– gitmeye mahkûmdurlar!

Bize, emekçilere, üreten insanlara düşen, vicdanımızı yitirmemek, vicdanımızın sesine kulak vermektir... Ve dürüst, samimi olmak; her türlü hile ve fesattan uzakta, katıksız, has, inadına insan olmaktır!

Gerisi kolay...

.

Barikat, s.6, 16.04.14

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder