4 Nisan 2015 Cumartesi

Yurtseverlik mi? Teşekkür ederim, almayayım!



Yılmaz Erdoğan’ın bir filminde (Vizontele), “Ankara”, Anadolu’nun “unutulmuş” bir köyüne televizyon gönderiyor, Belediye Reisi de bu “mucize”yi köylülere tanıtmaya çalışıyordu; “Hani şimdi siz, Zeki Müren’i radyoda dinliyorsunuz ya, bununla aynı zamanda göreceksiniz de” diyerek. O sırada vatandaşın biri bağırıyordu aşağıdan: “O da bizi görecek mi?”


Beni de ne vakit, şu veya bu şekilde, bu ülkede ve bu mavi-beyaz bayrağın altında yaşadığım müddetçe “vatanım”ı sevmem ve ona saygı duymam gerektiği yönünde ikna etmeye çalışsalar, soruyorum: “O da beni seviyor, bana saygı duyuyor mu?”

Gerçekten, karşılığını almadığın müddetçe, birini/bir şeyi çok sevip uğruna her şeyi vermek mazoşizm değil de nedir?

Şimdi size soruyorum: Ölümden –açlık veya sevaş nedeniyle– kurtulmak için kaçıp Yunanistan’a gelmiş olan ve Gümülcine veya Amigdaleza toplama kamplarında –üstelik hiç sebepsiz– tutulan bir göçmen/mülteci, bu ülkeyi sevebilir mi?

Veya bir etnik olarak Makedon (bu devlet için “var olmayan” biri) ki babası ve dedeleri işgal kuvvetlerini ülkeden kovmak için EAM-ELAS güçleriyle birlikte omuz omuza savaşmış; fakat şu anda kendi Makedon kimliğiyle tanınmıyor, anadilinde eğitim hakkı yok, her gün faşistlerin hedefinde -ki “ajan” aşağı “çingene Üsküplü” yukarı- binbir hakarete maruz kalıyor; bu ülkeyi sevebilir mi?

Cevap net: HAYIR.

Ama gelgelelim “yurtseverler” bunu dayatmaya çalışıyor!

Zaten “yurtseverler”in “şizofrenliği” de burada: Hem seni tehdit/tecavüz etmek, soymak, haklarını gasp etmek istiyorlar; hem de onları sevmeni. Bir yandan “Yunanistan’ımızı işgal etmek” isteyen “hayali düşman”lar görüyorlar, diğer yandan komşularla iyi ilişkilerden söz ediyorlar. Bir yandan insan haklarından bahsediyorlar, diğer yandan Dünya’da cehennemi yaşayan göçmenlerin masum yüzlerinde “Cihad militanları” görüyorlar ve onlara çöp gibi davranıyorlar.

Sadece o da değil...

Daha da kötüsü aynı zamanda hem “solcu” hem “yurtsever” olmak ki, insan sapla samanı karıştırıyor: Bir yandan ekonomik kriz sebebiyle kanı içilen ve intiharlara sürüklenen halktan bahsediyorsun... diğer yandan aynı halkın vergi ödemeye devam etmesini, çünkü bunun “yurtseverlik sorumluluğu gereği” olduğunu söylüyorsun. Üstelik, tüm bunları “kendi” egemen sınıfınla çatışmadığın, büyük sermayeyi vergilendirmediğin bir zamanda yapıyorsun.

“Yurtseverliğin” bir diğer kötü yönü de şu ki, seni gerizekâlılaştırıyor: Kendine çok fazla değer vermene ve ötekilerin zekâsını küçümsemene sebep oluyor. Ve “dayılığa” başlayıp ırkçı tehditler falan savuruyorsun... ama bu başka bir mevzu.

Biz, bazılarının bize servis etmeye çalıştığı “yurtseverliği” almayacağız.

“Yunanlı ve gururlu” olmak (ki ben Yunanlı bile değilim) ve karın tokluğuna çalışarak, üstüne üstlük bir de vergi ödemek istemiyoruz... aksine bağımsız, demokratik ve vatandaşlarına etnik köken-din-kültür ayrımı gözetmeksizin, sadece insan oldukları için tüm demokratik ve insan haklarını veren bir ülkenin eşit yurttaşları olarak yaşamak istiyoruz.

Bu olduğu zaman, hayhay, vergi de ödeyelim, ülkemizi de sevelim... Ama o zamana kadar bazıları, “yurtseverliklerini” de, bayraklarını da, gururlarını da alıp gereken yere soksunlar: tarihin zaman dolabına.



Mustafa Çolak / “Barikat” Genel Yayın Yönetmeni

(Cumhuriyet, 03.04.2015)

* Bu yazı ilk olarak 28 Mart Cumartesi günü yerel “Paratiritis” gazetesinde Yunanca olarak yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder