14 Mayıs 2015 Perşembe

#SarımsaksızKöfteOlmaz



Elif Şafak ile elele, başbaşa “MAHREM”* anımızı paylaşırken geldi bastı bizi. Beni korkutmak için “Saylav”ını da yanına almış, “Yarın uğrayacağım” dedi. “Öbür gün olsa?” dedim, kabûl etti.


Tüm istediği yazı. Son sayı için geldiğinde, “Borçtan dolayı ilhamımı kesmişler” diye savdım başımdan. Oysa bu diyaloğu işiten yabancı biri, onu 15 günlük haracını isteyen mafya, beni ise Troyka'ya, pardon, Brüksel Grubu'na karşı borcunu bir gün öteleyebilmenin mutluluğunu yaşayan bir hükümet üyesi sanar.

Brüksel Grubu demişken, bunların grup seks ile ilgilerinin olmadığını umarım, yoksa ödemelerimiz nakdi olmaktan çıkıp bedeni, tenni ödemeye dönüşür ki vay halimize!

Ben sanki yazmak istemiyorum! Ama yazmak için aptal cesareti gerekiyor. Hayat çok şey bilmediğinde, araştırmadığında ve okumadığında ne kadar güzel ve ne kadar kolay.

Barikat'ın sondan bir evvelki sayısında Hasan Kaya imzalı yazıyı hayranlık ve kıskançlığın zaman zaman birbirlerine üstünlük sağladıkları durumlarda kaç kez okudum bilmiyorum. Elif Şafak'ın satırları arasında can çekişirken, yine onun betimlemeleri ile hayata döndükten sonra, insanın ne eline kalem alası ne de bir şey yazası geliyor.

Yazacak şeyim mi yok sanıyorsunuz?

Yıllar var içmeyeli; belki bir tane cıgara tüttürsem ilham gelir diyorum, kadaşımdan bir cıgara istiyorum. “Az ye de kendine bir paket al” diyor. “Ne kadar paketi?” diye soruyorum, “3,5 Euro” diyor. “Yahu bu tütünün kilosunu kaçtan alıyorlar bizim insanımızdan” diye soruyorum babama, “4 Euro civarında” diyor ve ben daha hesaplamadan yetiştiriyor: “44 paket sigara, paketleri ve tüm katkı maddeleriyle birlikte 1 kiloya tekabül ediyor.”

En kaba hesapla kilosunu 4 Euro'ya aldığı mis gibi tertemiz tütünü katkı maddeleri ile, 50 katı fiyata satıyor. Haşlaması, çapası, pastalı ile uğraşmaktan belini doğrultamayan “Ayşe tiyzem”, “Aamet amcam” sırtlarında bu kadar kişiyi taşırken o bel doğrulmaz, o sırt düzelmez.

Belki de tek çare, pamuğumuzu dünyaya pazarlayan girişimci “veliahtımız”ın tütünümüzü de dünyaya pazarlayarak tütüncümüzü kurtarmak için, çanak antenler misali avuçlarımızı Doğu'ya açıp dua etmek.

“Yazacak bir şeyler bulmalıyım” diye düşünürken vitrinlere bakıyorum. “Sevdiceğime bir çift ayakkabı mı alsam” diye düşünüyorum. Zaten hep düşüncede kalıyor. O anda rüzgarın sürüklediği bir gazetede Suriye'deki savaştan kaçan çocukların karda kışta, çıplak ayaklarla metroda ısındıklarını görüyorum; bir diğerinin fotoğraf makinesini silah sanıp ellerini kaldırdığını; bir diğerinin ise tramvaydan düşmesi sonucu kolunun ve ayağının koparak can vermesini okuyorum. Savaştan kaçmış ama ölüme yakalanmıştı. Tüm hevesim kaçıyor.

Akşam yemeğe çıkarım, olur biter, ötekisi ise yarın gelip “Yazı hazır mı?” diyecek! “İşim Allah'a kaldı” deyip Allah'ın evlerinden birine gidip dua edeyim diyorum, ancak ne mümkün! Allah'ın da işi başından aşkın, akıl fikirle donatıp dünyaya gönderdiği biz insanlar hâlâ ondan medet umuyoruz. Baktım her dinin müminleri Allah'ın evlerini tıka-basa doldurmuş; belli ki onlar ön eleme oynamdan doğrudan Cennet'e gidecek, benim ise küme düşmem garanti, eve geliyorum. TV'de maç var. Penaltı pozisyonuna denk düşüyorum; penaltıyı atacak olan da, penaltıyı karşılayacak olan da Allah'a dua ediyor, önümüzdeki birkaç saniye içinde Allah'ın hangi takımı tuttuğunu öğreneceğiz! Olacak iş değil... Duadan da vazgeçtim!

Bu hafta artık bir şeyler yazmalıyım... En iyisi sevdiceğimi yemeğe çıkarmak. Ama dışarıya adımımı atınca iştahım kaçıyor, açık büfe misali çöplerden yemek ayıklayıp yiyenleri görünce... Sevdiceğimin de iştahı kaçıyor. “Bu gece hava çok güzel, gel milyonlarca yıldızla donatılmış gökyüzünün altında yürüyelim” diyor. “İyi ama” diyorum, “bu görmüş olduğumuz, daha doğrusu şavkını gördüğümüz milyonlarca yıldızın çoğu milyonlarca yıl önce yok olup gitmişler”. Zaten hiç romantik değilmişim, güzelim geceyi mahvetmişim... Sanırım yok olmuş yıldızların altında sevdamız da yok olma yolunda ilerlemekte...

Eve döndüğümüzde elinde bir battaniye, “Sen bu gece kanepede yat” diyor. Bu erkeklerin ne evrensel kaderidir yahu, hangi ülkenin filmi veya dizisi olursa olsun, bir tanesinde dahi kadının kanepede yattığına şahit olmadım.

Olsun! Bu gece zaten hiçbir durum için iştahım yok, müsebbibi de hemcinslerim. Nedir kadınlara uygulanan bunca şiddet, bunca tecavüz. Her bi şey olmayı başardık bu dünyada, kimimiz sağcı, kimimiz solcu, maço-feminist, optimist-pesimist, realist-ütopist, her şey olduk ama esas olunması gerekeni ıskaladık, insan olmayı unuttuk. O kadar çok kıyafet giydirdik ki benliğimizin, çıplaklığımızın üzerine, kendimizden, çıplaklığımızdan utanır olduk.

Belli bir görüşü benimseyen 9 adet gazetenin toplam tirajı 350 bin civarında imiş. Yani gazete ve kitap okumayanlar, kolaylıkla başkalarının canlarına okuyabiliyorlar.

Bir yandan “Cennet annelerin ayaklarının altında” deyip, diğer yandan annenin giydiği eteğin boyunu ölçen; öbür tarafta ise kız çocuğunu sandalyeye oturtup “Ayağı yere değiyorsa tamamdır” diyen hastalıklı düşünceler. Peki bir kadının önceliği hemcinslerini savunmak olması gerekirken, akla-mantığa sığmayan bir şekilde tecavüzcüleri haklı göstermeye çalışması da bir hastalık değil midir?

“Bacım” mı yoksa “Hacım” mı demeliyim bilemiyorum, bu zat, ülkenin olimpiyat derecelerini sıralar gibi hangi ülkede kaç dakikada bir tecavüz olduğunun sıralamasını vermiş. İstatistikler toplumlar içindir, toplum için %1 veya %0,1 bir şey, senin başına geldiğinde, %100'dür. Sonunda yazısını “Kapatın çenenizi” diye bitirmiş. Çok haklı, boşu boşuna konuşup çirkefliğin lüzumu yok.

Ruhunu Şeytan'a satıp, karşılığında aldığın emanet kanatlar ve ruhsuz bir bedenle Cennet'e gidemezsin. Çenemizi kapatalım, kalemimizi susturalım, çünkü ne desek boş. Çünkü kelimeler kifayetsiz...

Yok, yok. Ben bu hafta da birşey yazamayacağım...


Barikat, s. 20, 9-4-15

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder