14 Mayıs 2015 Perşembe

TC politikası üzerinden “bölünme”...



Azınlık olarak, Lozan'dan beri devam eden, özellikle son yıllarda şiddetlenerek artan bir hastalığımız var: Yunanistan siyasetinden çok Türkiye siyasetiyle ilgilenmek, burada olanlardan çok orada olanları konuşmak, tartışmak ve orasının siyaseti üzerinden “bölünmek”...


Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum, sadece son bir yıl içerisinde, birbirlerini “Göt kılları” ve “Gezi'ci piçler” olmakla suçlayan gruplar türedi...

Dindar/muhafazakâr olan ve bu sebepten dolayı Recep Tayyip Erdoğan'ın TC'de yürüttüğü politikayı beğenenlerle; laik/entellektüel olan ve muhafazakâr görüşü reddedip dolayısıyla Erdoğan'ın politikalarını beğenmeyen insanların olması normal...

Normal olmayan, bu insanların 1) Türkiye değil Yunanistan vatandaşı oldukları ve sorunlarının çözümü için muhataplarının Yunan devleti olduğunu, 2) Yunanistan'da Erdoğan/anti-Erdoğan politikası değil, memorandum/anti-memorandum, sefalet/onur politikası arasında “çatışma” olduğu ve bunlarla pek de ilgilenmemeleri...


Kime yarıyor?
Bu noktada şunu sormak gerekir: Ülkede herşey alt-üst olmuşken; ülkenin kaderinin ne olacağı meçhulken ve son yıllarda şiddetle artan sefalet politikalarından en büyük hasarı görenler arasında azınlık da yer alırken, bizim Erdoğan/anti-Erdoğan, paralel/yatay devlet tartışmalarıyla vakit öldürmemiz, kime yarıyor?

Sorunun birçok yanıtı olabilir; ancak, kime yaramadığı kesin: Azınlığa!

En çok da Yunan devletine yaradığını söyleyebiliriz, gönül rahatlığıyla; çünkü, neticede, azınlık enerjisini başka bir ülkenin “iç” meselelerini tartışmaya harcadığı için, burada, kendi ülkesindeki siyasete vakit ayıramıyor, hak talep edemiyor, devlete “basınç” uygulayamıyor.

Tabii bu, yerli ve ülkesel bazdaki “politika erbapları”nın işine geliyor...

Özellikle de azınlık içerisinde kendilerine “önde gelen” adı verilen “haram yiyici tayfa”ya...


“Anavatan” hikâyesi
Bir de olayın şu boyutu var: Diyelim ki “enternasyonalist” duyarlılık çerçevesinde, sadece ülkemizde değil, Dünya'da da ne olduğunu takip ediyoruz, fikir beyân ediyoruz...

İyi, hoş da, bu niye sadece Türkiye'yle sınırlı kalıyor?

Neden, örneğin, Ukrayna'daki iç savaşı konuşmuyoruz; niye Ortadoğu'daki savaşları, meselâ Kobanê'yi konuşmuyoruz?

Bunu da şöyle yanıtlıyor çoğu kişi: Türkiye bizim anavatanımız, Lozan'da garantör devletimiz, orası güçlü olursa sen de burada “Hasan” olursun; olmazsa “Hasanaki” olursun, Bosna'da müslümanların yaşadığını yaşarsın...

Bu “sığ” bir bakış açısı olmakla birlikte, geçmişte yaşananlar da göz önünde bulundurulduğunda, anlaşılabilir bir endişe.

Fakat, bu “korku” daha ne kadar sürecek?..

Azınlık insanının, “Aman bir maraza çıkarmayım, yokmuşum gibi davranayım ki devlet beni unutup benle uğraşmasın” anlayışı nereye kadar sürecek?..

Azınlık içerisinde, artık, okuyan, araştıran, sorgulayan, hak arayabilecek bir sürü gencin olduğu bir gerçek. Bu “korkaklığı” onlara da aşılamak, onların “ufkunu” ve “mücadele azmi”ni “köreltmek”, doğru mu?

Şunu da söylemeden geçmemek lâzım: Anavatan da, anavatanlığını bilsin!

Oradan gelen siyasîler, diplomatlar, her neyse, gelip “Biz sizin arkanızdayız, korkmayınız” diye bize “hava attıktan” sonra, gidip Atina'ya cami istemesin!

İki devlet yetkilileri, otursun, bizim eğitim sorunumuz üzerine ortak çözüm bulsunlar. TC de, Yunanistan'a “basınç” uygulasın bu konuda, onun “anavatanlık görevi” bu; Atina'ya cami, Atina'da yaşayan yüz binlerce müslümanın işi ve onlar, ülkedeki diğer demokratik güçlerle birlikte devletten bunu isteyip, bunun mücadelesini verebilirler!


Barikat, s. 20, 9-4-15

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder