4 Ocak 2017 Çarşamba

[Online] MALLEBİCİ AGAMIZI KAYBETTİK


Gümülcine Yenice Mahalle oluşlu “Mallebici” lakabıyla tanınan İsmail Ünay, bir sağlık sorununu izlemek amacıyla gittiği Türkiye’de yılbaşı günü 77 yaşında olduğu halde vefat etti ve bir gün sonra Çanakkale Bolayır’da toprağa verildi. Türkiye’nin Gümülcine Başkonsolosluğunda 50 yıla yakın bir süre yerel memur olarak çalışmışlığı olan İsmail Ünay, Böcekler sülalesinden Şaziye hanımla evliydi ve iki erkek çocuk (Bora ile Tayfun’un) babasıydı. Mallebici İsmail’in bir kız kardeşi vardı, Hatice, kendisinden 10 yaş küçük, 1966-67 Celal Bayar mezunu, İstanbul’da diş doktorluğu okudu, evlendiği Tekirdağ’da çalışmaya başlamıştı, genç yaşta orada öldü.



Duygusuz bir yaklaşımla ve gazeteci ağzıyla olayı duyurmak için yukarıdaki bu üç cümle yeterli sayılabilir. Ancak çocukluk yıllarımdan beri tanıdığım Mallebici agamla konsolosluktaki işinden emekli olduktan sonra ve genel azınlık sorununa dönüşen bir miras davası münasebetiyle son yıllarda birbirimize çok yaklaşmıştık. Ölümünün şimdi benim için herhangi bir tanıdığımın ölümünden öteye bir kişiselliği ve özel bir duygusal yanı var. Onu burada anarken basma kalıp sözlerle yetinmek istemiyorum.

1980’li yılların başından itibaren Koca Kapı’nın azınlık politikasını yavaş yavaş kavramaya ve sakatlıklarını görmeye başlayınca eleştirel ve tepkisel bir tutum içine girdim. Bir sürü vicdanî sorunla karşı karşıya kalarak ve onları aşarak. Bütün bu süre içinde ve 25 yıl boyunca, buna 1987-1996 arası 10 yıllık Türkiye’ye giriş yasağı da dahil, konsolosluk çalışanı İsmail Ünay’la ilişkilerim genellikle “ölçülü” bir gerginlik içinde geçti, ama sürekli bir gerginlik. Ta ki o emekli olup görevi bırakıncaya dek. Bana karşı tavrı emekli olduktan sonra değişti. Artık özgürdü. Hangi olaylar münasebetiyle birbirimize yaklaştığımızı anlatmak istemiyorum. Aşağıda yalnızca bir tanesini anlatacağım.

Bir gün bana dul kalan baldızının vasiyetname sorununu anlattı, uzun uzun. Dertleşecek birini arıyordu. Anlamadan ve şartların zorlamasıyla baldızının hamisi görevini üstlenmişti. Ve sonraki yıllarda bu olay aramızda başlıca tartışma konusu oldu. Ölen bacanağının vasiyetnamesine karşı bacanağının akraba tarafınının yargı düzeyinde itirazları birçok safhadan geçip Yargıtaya varmıştı. Daha önceki safhalarda kazanılan dava, Yargıtayda kaybedilmişti. Yargıtay şöyle bir karar çıkarmıştı: “Şeriat hükümlerine tabi olan Trakyalı Müslümanlar, Şeriat gereği vasiyetname tanzim edemezler.”

O zamana dek iki taraf arasında kişisel bir anlaşmazlık olan miras ve vasiyetname davası, böylece bir azınlık sorununa ve insan hakları ihlaline dönüşüyordu. İsmail Ünay, diyebiliriz ki, ömrünün son yıllarını bu azınlık sorunuyla mücadele için harcadı. Bunun bilincinde olarak ve dayanıklığını artırmak için olayın kişisel çıkarla ilgili yanını unutup, azınlıksal yönünü öne çıkararak. Ve davayı tek başına yürüttü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar giderek, masrafIarına ve streslerine dayanarak ve hayal kırıklığı içinde. Ölümünü galiba bu sıkıntılar ve stresler hızlandırdı.

Yunan Yargıtayının “azınlık bireyleri vasiyetname tanzim edemez” kararı, Şeriat öyle emrediyor diye, Avrupa’da oldukça yaygınlık kazandı, hayretle ve eleştirilerle karşılandı, Media ilgilendi, bir televizyon kanalı Gümülcine’ye gelip kaybeden tarafla söyleşi yaptı. Yunan mediasında da kısa çapta bir ilgiye yol açtı, eleştirilere konu oldu. “Bu karar hukukî değildir, siyasîdir” diye yazıldı. Ama İsmail Ünay, bana açıkça itiraf etmese de, içten içe, yarım yüzyıl hizmet ettiği Türkiye Dışişlerinden Yunan Yargıtayının kararına Azınlıkta insan hakları ihlaline yol açıyor diye tepki gösterilmesini bekliyordu. Ama Türk hükümeti ve dışişlerinden mık! Şeriatı uygulayan bir Yunan yargı kararına tepki, ancak laik ve cumhuriyetçi bir hükümetten gelebilirdi, İsmail Ünay’ın Konsoloslukta hizmet ettiği yıllardaki gibi. Oysa devir değişmiş, şimdi iktidarda dinci ve kripto şeriatçı bir hükümet vardı. Bu hükümet Yargıtay kararı hakkında bir şey diyecekse, onu kınamak yerine ancak ondan duyduğu memnuniyeti dile getirebilirdi. Mallebici agam bunun da bilincindeydi ve ses çıkaramıyordu.

Türkiye basınından beklentileri de boşa çıkmıştı. Gazeteler olayı görmezlikten geldi, tıpkı Azınlıktaki gibi. Galiba sosyal mediada bir iki yerde konuya değinildi, o kadar. İsmail Ünay bütün bunları gizlemeye çalıştığı hayal kırıklığı içinde yakından izliyor ve bana iletiyordu. Miras davası, Türkiye’deki mal varlığı nedeniyle oradaki mahkemelerde de sürüp gidiyordu. Ancak yargının da tavrı hayal kırıcı idi.

Yerel Yunanca basın Yargıtay kararına yer verdi, ama azınlık basınından ses çıkmıyordu. İsmail Ünay azınlık basınına bizzat başvurduğunu anlattı bana, Yargıtayın Azınlığa vasiyetname tanzim etme hakkını Şeriatı öne sürerek yasakladığı kararının eleştirilmesi için. Aldığı yanıt olumsuz, bir tanesi aynen şöyle: “A be İsmeyl abi, anlamey mısın şimdi?” Açınımını yapalım: “Türkiye’de bu iktidar varken Şeriatın eleştirildiği bir yazıyı kaleme alamayız. Çünkü biz bağımsız değiliz, bir bakıma azınlık basını bile değiliz, bunu sen bizden daha iyi biliyorsun.”

Ben Selanik’teyim ve bu gelişmeleri günü gününe izlemiyorum. Gümülcine’ye geldikçe İsmail Ünay bana toptan anlatıyor ve öğreniyorum. AZINLIKÇA dergisine başvurmak tabiî aklına gelmemişti. Çünkü bizim dergi kendi ilkesi gereği sosyal yardım almıyordu, onun için Koca Kapı nezdinde şaibeliydi, “bizden almıyorsa, demek Yunan tarafından alıyor” mantığıyla. Koca Kapı’nın yuvarlak mantığı budur. Ama en önemlisi, bizim dergi bağımsız ve özgürdü. İsmail agamın benim vasıtamla AZINLIKÇA’ya başvurmak fikri şimdi aklına gelmişti. Bizim dergi Şeriat uygulamalarını eleştirmekten çekinmezdi. Azınlığa yasak kılınan vasiyetname konusu için AZINLIKÇA, Evren Dede’nin gayretleriyle özel sayı olarak çıktı, her iki tarafla da söyleşi yapılmıştı. İsmail Ünay, sorunun nihayet duyurulmuş olmasından pek memnundu.

Müslümanlara vasiyetname yasağı ayrıntılı bir biçimde duyurulmuştu, ama sonraki aylar ve yıllar Azınlıkta yaprak bile oynamadı. Ne varmış ne yokmuş. Kimseden bir tepki gelmedi. Ne basından, ne avukatlardan, ne aydınlardan, ne de azınlık milletvekillerinden. İsmail Ünay’da yeni hayal kırıklığı.

Bendeki hayal kırıklığı ise azınlık milletvekillerinden. Bir Türkiyeli yazarın konuyla ilgili bir makalesini okumuştum, makaleyi İsmail Ünal vermişti. Orada “Yunanistan’daki bu çağdışı Şeriat uygulamalarını ve bu arada vasiyetname yasağını solcu ve ilerici Çipras iktidarı bakalım ne zaman kaldıracak” gibilerden yazıyordu. Üç solcu ve ilerici azınlık milletvekili bakalım ne zaman tepki verecek diye bekliyordum ben de. Mık! Koca Kapı’dan güdümlü azınlık basınından bir farkları yok. Basını anladık, ama bizim mebuslar nereden güdümlü? Maslahatgüzarcılığın bu kadarına da pes doğrusu!

Ama dergideki röportajı yüzünden Mallebici’nin başına yeni belalar gelecekti. Vasiyetname konusunda muhatabı ve rakibi olan mirasçı kişi şimdi şeriatçı (!) kesilmiş bir soydaş avukattı, röportajda kendisine hakaret edildiğini iddia ederek Mallebici (ve baldızı) hakkında iki dava birden, hakaret ve tazminat davası açtı. Mallebici AZINLIKÇA’ya başvurarak Koca Kapı’yı da rahatsız etmişti. Zira AZINLIKÇA, kısa bir süre sonra yeni Kara Liste uygulamasının ilk kurbanını oluşturacaktı.

Ben kendisine takılıyordum: “AZINLIKÇA’nın Kara Listeye girmesinden sen sorumlusun. Mallebici’nin meselesini sütunlarınıza taşıdığınz için ve Şeriatı eleştirdiğiniz için sizi cezalandırıp Kara Listeye soktuk demişler. Aga, dergideki kızanlara bir büyük özür borcun var.”

Yukarı tükürsen Koca Kapı, aşağı tükürsen yine Koca Kapı. Azınlık politikasının sakatlığını Ankara’ya kim anlatacak? Bu saçmalıkların ve faşizanlığın Azınlığı Türkiye’den soğuttuğu konusunda kim ikaz edecek? Şakşakçı lejyonerlerden bekliyorsanız, iyi geceler!

Dergide Şeriatla ilgili bir iki yazımda kısaca değinmenin dışında, ayrıca “Yunan yönetimi Şeriatı uygulamakta niye diretiyor” başlıklı ayrıntılı bir makale kaleme almayı tasarlıyordum, bir türlü fırsat bulamadım. Bundan birkaç yıl önce Lozan’ın yıldönümü münasebetiyle Frangudaki grubunun Gümülcine’de düzenlediği konferansta Dinler İdaresi Genel Sekreteri Kalancis’in bir sözü kulaklarımda çınlar, Şeriatı eleştiren hukukçulara dönüp demişti ki: “Hiç kıçınızı yırtmayın. Yönetim, Şeriatı kaldırmayıp muhafaza etmeye devam edecektir.” Ben de kendisine tepki göstermiştim: “Şeriat Azınlığın aleyhine çalışmamış olsaydı hiç muhafaza edilir miydi?”

İsmail Ünay, Yunanistan ve Türkiye’de devam eden miras-vasiyetname davaları dışında şimdi ayrıca iki hakaret davasıyla uğraşmak zorundaydı. O zamana kadar mahkeme nedir bilmeyen insan. Bu durumun kendisini ruhen ve bedenen tükettiğini görüyordum. Şahit aramaya koyuldu. Kolay mı? Bana teklif etti, kabul ettim. Artık Gümülcine’ye daha sık geliyordum ve kısa bir süre sonra emekliye ayrıldım. Mallebici agamla ayrılmaz olmuştuk. Başlıca muhabbet bu vasiyetname ve miras olayı ve aleyhinde açılan yeni davalar. İki taraf arasında uzlaşma sağlamak için arabuluculuk yapmayı düşündüm, meydan bulamadım. Davalar görüşüldü, kendisi ve baldızı ikisinde de mahkum oldular. Ben ikisinde de şahittim. İstinafa gidildi. Ceza davasının istinafı 7 Aralık 2016’da görüşülecekti.

Bu kez uzlaşmayı benim aracılığımla davacı taraf teklif etti. İsmail Ünay kabul etmedi. Konuyu bir azınlık sorunu olarak AİHM’ye taşımıştı, uzlaşarak geri alamazdı, sorun artık kişisellikten çıkmış, toplumsal-azınlıksal olmuştu. Öyle dedi.

Bu arada davalar görüşülmezden önce, bidayette görüşüldükten sonra da aynı, şahit olarak benden beklentilerinin çok olduğunu sık sık hatırlatıyordu, yarı şaka yarı gerçek. Ben de ona takılarak yanıt veriyordum: “Korkma aga seni ben kurtaracam!” Bir ara beni sıkacak ve bende suçluluk duygusu uyandıracak ölçüde üstelemeye başladı, rahatsızlığımı dile getirmek zorunda kaldım. Bunları anlatışımın bir nedeni var.

Geçtiğimiz yaz, her yaz olduğu gibi, Türkiye Trakya’sındaki yazlığına ve oğullarının yanına gitti. Bir iki kez telefonda görüştük. Bundan iki ay önce hanımıyla birlikte döndü. Kışı Gümülcine’de geçirmek üzere döndüğünü söyledi, artık yaza kadar Türkiye’ye kalmaya gitmeyecekti. Davalarla ilgili bazı yeni belgeler verdi bana, 7 Aralık istinafı için hazırlanıyordu. Yunanca savunma taslağını da verdi. Pankreasında doktorlar bir şeyler bulmuştu, araştırmalar devam ediyordu, anlattıklarından tedirgin oldum. Bir iki kez buluştuk, doktorların çağrısı üzerine Türkiye’ye gideceğini söyledi.

Kendisinden bir ses seda çıkmayınca Kasım başlarında aradım. Hâlâ Türkiye’deymiş. “-Sen kadaşım” dedi, “7 Aralık istinafına şahitlik için hiç hazırlanma. Ben tek başıma halledecem bu işi. Başına bir şey gelmesini istemem. Mahkemeden birkaç gün önce orada olacağım. O zaman görüşürüz.” Sıkılarak ve kekeleyerek konuşuyordu. Baskı altında olduğu o kadar belliydi ki. Şahitlik konusunda düne kadar boğarcasına bana baskı yapan Mallebici agam birden fikir değiştirmişti. “-Tamam agacıym, sen bilirsin.” Nedenini hiç sormadım.

Aralık ayının başı, Selanik’teyim, her ihtimale karşı ayın 7’sinde mahkeme için Gümülcine’de olmayı planlıyordum. İsmail agam memlekete gelmiş, beni Gümülcine’den aradı, aynı şeyleri tekrarlayarak. Beni şahit olarak istemiyordu. Neden fikir değiştirdiğini yine hiç somadım. Anlamıştım veya anladığımı sanıyorum. Karşılaştığımızda kendiliğinden anlatmazsa ben sormaya karar verdim, benimle ilişkiyi kesmesi için bakalım onu kimin ve nasıl tehdit ettiğini. Aralık 7’den sonra mahkemenin sonucu hakkında bana telefon etmesini bekledim. Aslında telefon etmeyeceğini biliyordum, nitekim öyle oldu. Ben de merak ettiğim halde öğrenmek için onu aramadım. Memlekete ayın 24’ünde döndüm. Ölümü duyulduktan sonra öğrendim ki, Aralığın ortalarına dek buradaymış, sağlık nedeniyle Türkiye’ye gideceğini söylemiş. Gidiş o gidiş. Yılbaşı günü son nefesini vermiş. Mahkeme de 7 Aralık günü görüşülmemiş, ertelenmiş.

Allah rahmet eylesin.

İsmail Ünay, Gümülcine Konsolosluğunda çalıştığı yıllar içinde azınlık tarihinin son yarım asırlık bir parçasının önemli bölümlerini yakından yaşadı. Hatıralarını yazsaydı büyük bir hizmet olacaktı. Ne yazık ki o da hatıralarını yazmadan göçtü.



İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder