19 Şubat 2017 Pazar

[Online] ANAHTAR



İNGİLİZ KEMAL’DEN SONRA EN BÜYÜK TÜRK CASUSU GÂVUR ALİ’NİN AKIL ALMAZ MACERALARI


mizahî hikâye


«...1974 yazında genel seferberlik ilan edilince Gümülcine’den yine doğuya doğru konvoylar halinde tanklar ve askerî taşıtlar geçti haftalarca, savaş koptu kopacak, Meriç boyuna yığınak yapıyorlardı. Askerler, taşıtların üzerine “İstanbul seni kurtarmaya geliyoruz. Bizans yeniden dirilecek. Ayasofya’da çanlar çalacak...” gibi yurtseverce sloganlar yazmışlardı. Bir de sık sık “Hülya Koçyiğit kucağını aç, biz geliyoruz” şeklinde, gerçekte daha açık saçık ve diğerleri gibi yurtseverlik örneği sayılamayacak ve okuyanların yüzlerini kızartabilecek yazılar ve çizgi resimler vardı askerî taşıtlarda. 5 Kasım 1989 gecesi seçimlerde millî misyonunu yerine getirdikten sonra Gümülcine’nin Ircan ovasındaki asfalt yolda doğuya Meriç’e doğru ilerleyen uzun askerî konvoyun son arabasının arkasında beyaz tebeşirle yazılmış bir yazı göze çarpıyordu, karanlıkta zor seçilen: “Güle güle gidin! Hülya Koçyiğit’e kucak dolusu selamlar!” Daha bir dikkat edilince, yazının altındaki imza da okunuyordu: Gâvur Ali...»



Mizahî olmayan bazı bilgiler

5 Kasım 1989 milletvekili seçimlerinde Azınlık kesiminde olup bitenlerin hicvedildiği aşağıdaki hikâye, ilk kez 24 Kasım 1989 tarihli DENGE gazetesinin 16. sayısında yayımlandı.

Şimdi bu hikâyeyi yeniden yayımlarken, daha iyi anlaşılması için, bunca yıl sonra o dönemde Azınlıkta cereyan eden olayları anımsatmak yerinde olacak.

Haziran 1989 seçimlerinde yolsuzluk iddialarının yankıları altında PASOK partisi 8 yıldır oturduğu iktidar koltuğunu kaybeder, ancak liberal sağcı Yeni Demokrasi partisi ile sol partilerin oluşturduğu koalisyon hükümetinin ömrü 4 aydan çok sürmez ve 5 Kasımda yeniden seçimler ilan edilir.

Azınlıkta Rodop ve İskeçe’de Haziran seçimlerine “bağımsız listeler” damgasını vurmuştur. Koca Kapı’dan gerçekte bizzat kendisinin oluşturduğu “bağımsız listeler” lehinde görülmedik bir kampanya, böylesine ilk kez bir yönlendirme ve destek, açıkça, kaba bir biçimde ve meydan okurcasına, Yunanistan’ı öfkeden çatlatırcasına. Türkiye mediasının, gazete, radyo ve televizyonlarının, “bağımsızları” öne çıkaran göz kamaştırıcı güdümlü ilgisi ve daha neler. Türkiye, öteden beri Azılıktaki seçimlere müdahele ediyor diye suçlanır dururdu, bu müdahalenin hiç olmadığı veya en az olduğu zamanlarda bile. Şimdi sanki “müdahele öyle olmaz böyle olur” diyordu, “alın size müdahale!”.

Ve daha neler. Bunlar arasında, bu çeşit bir güdüme ve kullanıma itiraz edeceği tahmin edilen azınlık üyelerinin Ana Vatan adına daha baştan cezalandırılıp bertaraf edilmesi var. Kesin sayısı bilinmeyen, ancak birkaç yüz olduğu tahmin edilen “kanaat önderlerine” Türkiye’ye giriş yasağı konmuştur. Böylece onlar Ana Vatan tarafından lanetlenerek etkisiz hale getirilmişlerdir. Hele partili azınlık adayları, onlar resmen “işbirlikçi ve hain” ilan edilmişlerdir.

Bu arada daha 1967 Cunta öncesinden başlamış olan Azınlık aleyhindeki “Büyük Kovma”, Cuntadan sonra ne sağ ne de sosyalist iktidarlar döneminde yumuşamış, ne de Yunanistan’ın AB’ye girişinden etkilenmiş, her gün yeni önlemlerle daha bir şiddetleniyor, Türk Azınlığı da terkedebildiği yerde ülkeyi terkediyor, terkedemediği yerde patlamaya yer arıyordu. Patlama zemini olarak milletvekili seçimleri gösterilir. Ve Haziran 1989 seçimlerinde “bağımsız listeler” azınlık oylarını süpürür. Rodop’ta oyların verilmesi gereken aday olarak Koca Kapı tarafından üç aday arasından Sadık Ahmet empoze edilmiştir, bütün teşkilat ona çalışır ve milletvekili o seçilir.

Devlet mekanizması, başta Dışişleri bürokrasisi ve İstihbarat, Yunanistan’ın “içişlerine müdahele” olarak algıladığı bu olaydan korkunç rahatsız olmuş ve soğukkanlılığını yitirecek bir noktaya gelmiştir. Azınlığa uygulanan baskıları ve yönetsel önlemleri artırmayı dener. Gel gör ki, baskı ve ayrımlar zaten önceden had safhadadır ve bu konuda alınabilecek yeni önlemler azdır. Yan Devlet, Kilise ve millî servisler, çeşitli örgütler ve media harekete geçer veya geçirilir ve Azınlık aleyhindeki propaganda, şöven ve ırkçı tavırlar, provokasyonlar gittikçe hız kazanır. “Batı Trakya’nın Kıbrıs’a dönüşmesi istenmiyorsa, Azınlık derhal Türkiye’ye kovulmalıdır” tehditi artık sık sık dile getirilmektedir. Azınlık ile Çoğunluk arasındaki soğuk ilişkiler seçimler yüzünden “sıcak bir savaşa” dönüşecek hale gelir, ayrıca Yunan-Türk bunalımlarına bir yenisi daha eklenir. Bu arada milletvekili Sadık Ahmet, herhangi bir azınlık vizyonundan yoksun ve dikme, daha önce ve şimdi Yunan şövenizmini kaşıyacak ne gerekirse onu yapmaktadır, bu yüzden saldırılara hedef olmakta ve böylelikle “ününü” yaygınlaştırmaktadır. Son bir çare olarak gerektiği zaman uygulanmak üzere Azınlık aleyhinde pogrom hazırlıkları başlar. Bu pogrom birkaç ay sonra 29 Ocak 1990 tarihinde gerçekleşecektir.

Seçimler konusunda önemli bir ayrıntı açıklanmazsa anlatımımız tam olmayacak. İktidarı kaybedeceğini farkeden PASOK, öyle bir seçim yasası yürürlüğe koymuştur ki, birinci gelen parti, K. Miçotakis başkınlığındaki Yeni Demokrasi (YD) partisidir bu, %46’ları bulan bir oranda oy toplasa bile, nitekim öyle olmuştur, Mecliste çoğunluğu elde edememekte ve tek başına iktidar olamamaktadır. Başka koşullarda rol oynaması mümkün olmayan Azınlığın %1 cıvarındaki oy potansiyeli, şimdi bu seçim yasasıyla ve bu konjoktürde “hayatî” bir önem kazanmış ve iktidar kapılarını açacak “anahtar” haline gelmiştir.

Azınlık, 1981 seçimlerinde ayrımları kaldıracağı umuduyla peşinden gittiği sosyalist PASOK’tan aradığını bulamayınca çabuk uzaklaşmaya başlamış ve araya giren çeşitli seçimlerde gerek Yunan-Türk ilişkilerinde daha ılımlı bir dil kullanan gerekse Azınlığa yaklaşımı daha içten görünen Miçotakis başkanlığındaki YD’ye yönelmeye başlamıştır. Dokuz yıllık iktidarı süresince yeni ayrım uygulamalarıyla Azınlığı kendisinden iyice soğutan PASOK’un Haziran 1989 seçimleri öncesi azınlık seçmeni üzerindeki saygınlığı artık sıfırı tüketmiştir. PASOK, Azınlığın kendisine oy vermeyeceğinin ve doğal olarak YD’ye yükleneceğinin bilincindedir. Ayrıca ve özellikle şunun bilincindedir: O koşullarda azınlık oyları, o bir avuç oy, YD’yi iktidara getirecek veya iktidardan uzaklaştıracak bir dinamizm kazanmıştır. PASOK’taki bir erk odağı, “bağımsız listelere” can simidi gibi sarılır, “aman azınlık oyları YD’ye gitmesin de nereye giderse gitsin, isterse bağımsız listelere gitsin” diye bir mantık izlemektedir. “Bağımsızlara giden her oy, YD’den kapılmış ve onu iktidardan uzaklaştıran oy’dur.” O erk odağının bağımsızlarla ilişkileri yeni değildi, aynı hesaplar doğrultusunda 1984 seçimlerinde başlamıştı. Böylece, yukarıda anlattığımız savaş ortamına rağmen, 1989 Haziran seçimlerinde “bağımsız listeler”, herkesi hayrete düşürecek şekilde, pek engellerle karşılaşmadan özgürce ve taşkınca bir seçim kampanyası yürüttüler, o erk odağının sağladığı himaye ve güvenlik sayesinde. Sadık onun için şöyle bağırıyordu: “Miçotakis’i iktidara getirtmeyeceğim!”, ve bu söylem sanıldığı gibi sadece dipsiz bir demagoji gösterisi veya megalomanyak bir hezeyan değildi. Ve daha sonra Kasım 1989 seçimlerinde milletvekili seçilen Rodoplu’nun ilk demeçlerinden biri şu olmuştur: “Bizim görevimiz Miçotakis’ten bir sandalye koparmaktı ve becerdik.” Bunlar bizim işitip görebildiklerimiz. PASOK’taki erk odağı partisinin işini yapıyordu, bizim “bağımsızlar” da kendi işlerini yapıyorlardı, karşılıklı işbirliği içinde. Perde arkasında bunlar olup biterken, perde önünde kıyametler kopuyordu, 4 ay sonra patlak verecek pogromun ucu görülmeye başlamıştı.

Hikâyemize konu olan Kasım seçimleri öncesi “bağımsızlar” aleyhinde kimi önlemler alınır. Zira onları himaye eden erk odağı, Haziran seçimleriyle gerçekleşen iktidar değişikliğinden sonra gücünü yitirmiştir ve bizimkiler artık himayesizdirler. Yönetimdeki Balkanlılık sendromu iyice kendisini gösterecektir. Gerçi “bağımsızlardan” bu ikinci seçimde birincisindeki taşkınlık ve tahrikler yoktur, ama karar verilmiştir. Adaylık dilekçelerindeki şeklî bir eksiklik yüzünden Rodop’ta Sadık Ahmet ile İbrahim Şerif adaylıktan düşürülürler, listede bir tek İsmail Rodoplu kalır. “Mekanizmanın” bir oyunudur bu, çok kaba bir komplo, artık hiçbir kurala uyulmayacağının göstergesidir. Hedef, Koca Kapı’nın üzerine oynadığı ve Yunan kamuoyunu en çok kızdırmış olan Sadık’tır öncelikle, onu bertaraf etmek, İbrahim Şerif te arada yanmıştır. Rodoplu’ya ise onun için pek te şerefli sayılmayacak bir teveccühle dokunmamak kararlaştırılmıştır. Fakat adaylıktan düşürmekle yetinilmez.

Üç aday ortak bir beyanname çıkarmışlardır. Öyle ahım şahım bir şey değil, sıradan bir şey, Yönetimi ve Yunan kamuoyunu tahrik edici unsurlar da içermiyor, çünkü biz daha önce (ve daha sonra) bizim “bağımsızlardan” nelerini görmedik, nelerini işitmedik ki. Ve yalnız onlardan değil. Bu ehten püften beyanname için aleyhlerinde kamu davası açılır. Yönetim “bağımsızlara” hadlerini bildirme kararı almıştır, onları ezecektir, bahane aramaktadır, o an eline bu beyannameyi geçirmiştir ve ondan yararlanmaktadır. Ama suç yok. Suç olarak buluna buluna “Türk Azınlığı” ifadesi bulunur. Sanki bu ifade ilk kez kullanılıyormuş gibi, sanki Azınlıkta bu ifadeyi her gün kullanmayan bir tek kişi varmış gibi. Bütün bunlar, Yönetimin soğukkanlılığını yitirdiğinin, ne kadar öfkeli ve kararlı olduğunun kanıtıdır. Nitekim dava yıldırım hızıyla üç ay içinde 25 Ocak 1990 tarihinde görüşülecek, milletvekili seçilmiş olan Rodoplu dokunulmazlık nedeniyle kurtulacak, Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif 18’er ay hapis cezasına çarptırılacaklardır. Görülmedik bir şey daha, verilen ceza parayla satın alınmayan ve istinafa kadar infazı ertelenmeyen cinstendir ve iki hükümlü derhal cezaevine sevkedilir. Yargının arkasına gizlenen Yönetim dişlerini gıcırtmaktadır.

Bununla da yetinilmez. Şimdi sıra, listede tek kalan İsmail Rodoplu’yu seçtirmemeye gelmiştir. Bu amaçla oylamanın yapılacağı 5 Kasımdan iki gün önce Kuzey Yunanistan’daki tüm ordular Rodop vilayetine taşınır, daha doğrusu oy hakkına sahip ve elinde rey defteri olan askerler ve subaylar. Bu askerler burada oy kullanarak, vilayetteki milletvekili seçilme ölçüsünü yukarıya çekecek ve böylelikle bağımsız adayın seçilmesi engellenecek. Ayrıca psikolojik savaşa da katkıda bulunacak.

Hikâyemizin esin kaynağı olay bu, orduların Gümülcine’ye taşınması. İkinci bir olay da şu: Seçimlerden bir hafta önce TRT 2’de Türkiye’ye yerleşmiş iki Batı Trakya kökenli kişi ile bir üniversite öğretim üyesi (Muzaffer Baca ve Mehmet Tomsu ile Metin Akıllıoğlu) arasında “bağımsız listeler” konusu tartışılıyor. Yunanistan’da bu seçimlerde hiçbir partinin tek başına iktidara gelemeyeceği, bu listelerden 3 milletvekili çıkarabilecek olan Türk Azınlığının Yunanistan’da hükümet kuruluşunda “anahtar” rolü oynayabileceği söyleniyor... Yunan ve azınlık gerçekleri dışında hayal ürünü umutlar, beklentiler ve tasarılar, bunlarla Azınlığı “bağımsızlar” lehinde motive etmeye yönelik ince bir propaganda. Azınlık ise o sırada Batı Trakya’da sabaha sağ salim çıkıp çıkmayacağının sıkıntısını yaşıyordu.

Hikâyedeki bazı popülist milliyetçi ifadeler, “bağımsız” adayların kullandığı söylemden aynen aktarılmıştır.




O gün Batı Trakya’nın her yanında yerden mantar biter gibi askerler belirdi. Koskoca bir ordu, on binlerce er ve subay, sayısı kayıp. Meriç’ten Karasu’ya, Rodop balkanlarından denize kadar dağlar, ovalar, yollar, köyler, kasabalar tutulmuştu. Hele Rodop İli’nde nereye baksan öbek öbek askerler görüyordun.

Bu askerler nereden çıkagelmişlerdi? Ne istiyorlardı? Ne yapacaklardı? Daha kimse bir şey bilmiyordu.

Bir gün sonra milletvekili seçimleri vardı. Oylama güneşin doğuşuyla başlayacak, batışıyla sona erecekti. Batı Trakya Türklüğü için hazırlanan planın hedeflerine varmak üzereydik. Bağımsız listelerden üç milletvekili çıkarıp, Yunanistan’da hükümet kuruluşunda anahtar rolü oynayacaktık. Ele geçirdiğimiz anahtarla istediğimiz kapıları açabilecek, istemediklerimizi de kilitleyebilecektik. Şimdilik gizli tutulan, fakat vazgeçilmez olarak nitelediğimiz bir talebimiz de, hükümet kurulurken bize bir bakanlık verilmesi olacaktı, hangisi olursa olsun, örneğin Kuzey Yunanistan Bakanlığı. Bu talebimize karşı itirazların ileri sürüleceğinin farkındaydık, onun için bir geri adım atıp iki veya bir bakan yardımcılığı veya son olarak Batı Trakya Eyalet Valiliği ile yetinebilirdik. Pazarlığın nasıl geçeceğini önceden kestirmek mümkün değildi. Hükümet bizim sayemizde bir kurulsun, daha sonra başka neler isteyebileceğimiz konusunda yeri gelince karar verecektik. Uzun bir süre önce büyük bir özenle hazırlanmış olan plan, o ana kadar tıkır tıkır işliyordu. En kritik noktaya gelmiştik, hani şu dananın dönemeyeceği yer olarak tarif edilen, oylama yarın yapılacaktı.

Ama birdenbire tam seçim arifesinde ortaya çıkan bu ordu da ne oluyordu. Besbelli bağımsız Türk adayların seçimini engellemek için gelmişti, ona kuşku yok. Bizim gizli planlarımız olacaktı da Yönetimin olmayacak mıydı. Türklük aleyhinde kurulan komploları farketmekte önsezim çok kuvvetlidir. Maksadı hemen çakıvermiştim.

***

Fakat bu defa içimde garip bir his vardı, bir türlü izah edemediğim.

Batı Trakya Türklüğü tehlikeye girdiği, Yönetimin bir tuzağıyla karşı karşıya kaldığı zaman, sol kulağımın memesini müthiş bir kaşıntı tutar, yolup atasım gelir. Tehlike ne kadar büyükse, kaşıntım da o kadar şiddetli olur. Bu hal benim için şaşmaz bir işarettir, âdeta alarm çanıdır. Sonra silkinip titrer, Türklüğü kurtarmak üzere hemen harekete geçerim. Böylece gelişmelere tam zamanında müdahale ederek, pek çok defalar Türklüğü büyük zararlardan kurtarmış, aleyhinde şeytanca kurulan tuzakları bertaraf etmişimdir.

Bu son olayda da sol kulağımın yine kaşınmasını bekledim. Ama nafile. Bağımsız milletvekillerinin seçimini engellemek için koskoca bir ordu getirmişlerdi, tehlike büyüktü, ancak benim sol kulak bu defa bir türlü kaşınmak bilmiyordu.

Sol elimle tutup çektim, silkeledim, olmadı. Sağ elimi denedim, yine olmadı. Aynanın karşısına geçtim, sol yanağıma tokat atmaya başladım. Sinirlenmiştim. Ne yapsam kulağımın kaşınmasını sağlayamıyordum. Canım acıyordu, ama ben devam ettim.

Sonunda sol kulağım çekilmekten uzamış, sol yanağım da attığım tokatlardan kıpkırmızı kesilmişti. En hafif bir kaşıntıya bile sebep olamamıştım. Şiddet kullanmaktan vazgeçtim.

Bereket ki sekreterim Sofiya o gün izindeydi ve aynanın karşısındaki bu halimi görmemişti.

Saplantıya dönüşmüştü, kulağım kaşınmadan yeni maceraya atılmak istemiyordum.

Bir ara kaşıntı tozu sürmek aklıma geldi. Ama kimyevî usullere başvurmak istemiyordum, doping yapmak gibi bir şeydi. Ondan da vazgeçtim.

Türklük sinirlerimin refleksleri kısa devre yapmış olmalıydı ki, büyük bir millî tehlike belirdiği halde sol kulağımın memesinde gidişme gerçekleşmiyordu. Böyle bilimsel bir açıklama getirerek saplantıdan kendimi kurtardım.

Ama şunu da düşündüm. Seçim arifesinde Batı Trakya’ya seçmen olarak oy kullanmaya getirilen bu askerlerle sanıldığı gibi bağımsız adayların seçimini engellemek amaçlanmıyor da, sakın başka bir plana hizmet ediliyor olmasın?... Benim bu şaşmaz biyolojik alarm sistemim niye ilk kez bros almak bilmiyordu? Gâvur Ali, her çeşit olasılığı düşünmek zorundaydım.

***

Her taraftan gelen haberler, Batı Trakya Türk Cemaatinin bu esrarengiz askerlerin varlığından şaşkın ve son derece huzursuz olduğunu söylüyordu. Türklüğün seçim coşkusu sönüvermişti. Bağımsız üç milletvekili çıkarma planımız, beklenmedik büyük bir engelle karşılaşmıştı. Anahtarı elimizden düşürmüştük.

Kulaktan kulağa dolaşan bir söylenti yıldırım hızıyla dağa çıktı, ovaya indi, mahalle ve köylere yayıldı: Batı Trakya’yı Yunan ordusu işgal etti!

Türklük yeni bir tehlikeyle karşı karşıyaydı. Kulağımın kaşınmasını beklemeden derhal harekete geçmeye karar verdim.

Sofiya’ya telefon ederek yarın seçim günü sabah erkenden karargâha gelmesini söyledim. Benim bürodan bu adla bahsederim. Sofiya takılmadan edemezdi:

-Ne o, casusluk bürosunu seçim merkezine mi çevireceğiz?

***

Bürodan çıktığımda gece saat on biri gösteriyordu. Dışarıda kolay hissedilmeyen bir ahmakıslatan, sinsi sinsi yağmaya devam ediyordu. Yağmurluğumun yakasını kaldırıp, şapkamı kaşlarıma kadar çektim. Sol koltuğumun altındaki tabancaya alıştığımı hâlâ söyleyemem. Gerektiğinde yumruklarımı kullanmakla yetiniyorum. Fakat emirler kesin, görevdeyken delikli demiri yanımda bulundurmalıydım.

Gümülcine sokaklarına garip bir sessizlik çökmüştü. Duvarlarda partilerin afişleri ve yağlı boyayla yazılmış sloganları dışında, tam altı saat sonra Yunanistan’in siyasî kaderini tayin edecek oylamanın başlayacağına dair ortalıkta bir başka işaret yoktu.

Bu kaderi yarın Türk Cemaati tayin edecekti. Elimize bir fırsat geçmiş ve şimdi onu değerlendirecektik. Batı Trakya Türklüğü artık emekleme çağını aşmış, ayağa kalkıp yürümeye başlamış, âdeta şahlanmış ve bir süredir zaferden zafere koşuyordu.

İroon caddesinde hızlı adımlarla kışlalara doğru yürüyen askerlerle karşılaştım, iyimser düşüncelerim donuverdi.

Ne yapacaktık şimdi? Bu orduyla nasıl başedecektik?

Olamaz, diye düşünüyordum. Yapamazlar! Cüret edemezler! Lozan Antlaşması rafa kaldırılamaz! Demokrasi ayaklar altına alınamaz! Haklarımız çiğnenemez! Anahtarı elimizden alamazlar!...

Ankara yönüne bakmaktan boynum tutulmuştu. Bakışlarımı Strasburg ve Brüksel yönüne doğru çevirdim. Oradan şimşeklerin çakıp çakmadığını görmek istiyordum. Sinsi sinsi yağan ahmakıslatan, gök gürültülü sağanak yağışa dönüşeceğe pek benzemiyordu.

Bir şeyler yapmalıydım. Ey çilekeş Türklük diye derin bir ah çektim.

***

Seçim günü sabah erkenden oylama daha başlamazdan önce benim dört tekerlekliye atladığım gibi Rodop İlini bir baştan bir başa kolaçan ettim.

Geçtiğim köylerde Türkler dört elle işe sarılmış, baş kaldırmadan harıl harıl çalışıyorlardı. Fırsat bu fırsat deyip seçim gevşekliğinden yararlanarak bazıları evlerini onarıyor, bazıları temelden kaçak binalar inşa ediyor, bazıları da ehliyetsiz oldukları halde traktörleriyle tarla sürüyorlardı. Bu gibi yasak işler ve faaliyetler polis korkusundan genel olarak karanlık basınca gizlice gece yürütülürdü, ama bugün seçimler yüzünden polis yokluğunda güpegündüz ve apaçık yapılıyordu.

Bir süredir Türkler aramızdaki selamlaşma şeklini değiştirmiş ve selâmünaleyküm ve aleykümüsselâm veya merhaba, günaydın, iyi günler ve benzeri selam yerine:

-Türk doğduk!

-Türk öleceğiz! diye birbirimizi selamlıyorduk.

Yolda karşılaştığım kişilerle böyle selamlaştık.

-Kolay gelsin amcalar, Türk doğduk!

-Allah razı olsun yolcu, Türk öleceğiz!

***

Bütün mahalle ve köylerde yüzlerce asker vardı.

Sandık başlarında gördüğüm manzara karşısında ürperdim. Korktuğum başıma geliyordu. Bölük bölük askerler kuyruk olmuş oy kullanıyorlardı. Başımdan aşağıya sanki haşlar sular döküldü. Bağımsız adayların seçimi tehlikeye giriyordu. Bir şeyler yapmalıydım. Ama gafil avlanmıştım, önümüzdeki birkaç saat içinde bu büyük komployu nasıl boşa çıkarabilirdim ki. Bir soğukkanlıllık abidesi olan ben bile bir ara paniğe kapılır gibi oldum.

Şu sol kulağımın memesi de bir türlü kaşınmak bilmiyordu.

***

Sarhoş taklidi yaparak, kuyrukta oy kullanma sırası bekleyen bir grup askerin yanına sokuldum. Casusluk okulunda yankesicilik dersinde sınıf birincisiydim. Fakat bu dafa ninemden öğrendiğim bir oyuna başvurdum:

-Leylek leylek havada!

Aralarına girdiğim askerler gayri ihtiyari başlarını kaldırıp havaya baktılar. Tam o sırada gözden kestirdiğim bir askerin cebinden oy pusulasını yıldırım hızıyla çekip aldım.

-Yumurtası tavada!

Oradan uzaklaşırken bir onbaşının homurdandığını işittim:

-Ti lei o malakas!

Bir başka seçim sandığının başında bekleşen askerlere de aynı numarayı çektim. Çarptığım oy pusulalarını cebe indirdim.

Sonra, benim dört tekerleklinin içinde askerlerden yürüttüğüm oy pusulalarını kem gözlerden uzakta incelemeye koyuldum.

Önce hayretten az kalsın küçük dilimi yutacaktım, gözlerime inanamıyordum. Sonra içimde bir rahatlık hissettim, elim ayağım salınıverdi. Ardından bir kahkaha nöbetine tutuldum ki, karnım ağrımaya başlayacak kadar uzun sürdü. Şimdi her şeyi anlıyordum, demek ki sol kulağım o yüzden hiç kaşınmamıştı. Vay bizim keratalar! Vay kör olmayasılar! İnsan bir haber etmez mi? demekten kendimi alamadım.

Bana da kendimi göstermek sırası gelmişti.

***

Oylamanın sona erdiği akşam saatlerinde ahmakıslaktan çoktan durmuş, Ircan ovasına çöken koyu bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Asfalt yolda Şapçı istikametine doğru ilerleyen yüzlerce askeriye kamyonunun gürültüsünden korunmak için kulaklarımı tıkadım. Önümden geçen asker yüklü kamyonlar, akşam karanlığında sislerin içinden hayalet gibi bir anda beliriyor, bir an sonra yine sislerin içinde kayboluyordu. Yalnızca motorların kulakları sağır edici gürültüsü susmak bilmiyordu.

Yol kenarında arkasına gizlendiğim kalın kavak gövdesinden başımı dışarıya uzattım. Son kamyonun arka kapağına beyaz tebeşirle yazılmış yazıyı seçmeye çalıştım: Güle güleyin! Hülya’ya kucak dolusu selamlar! Gâvur Ali.

***

Seçim sandıkları açılırken Batı Trakya Türklüğünün heyacanı son haddine varmıştı. Bağımsız üç milletvekili çıkarıp, Yunanistan’da hükümet kurma kapısının anahtarını ele geçirebilecek miydik? Yoksa askerlerin oy kullanmasıyla planımız suya mı düşmüştü ve Yunan parlamentosunda temsilcisiz mi kalacaktık?

Seçim sonuçlarının açıklanmasını beklerken o akşam 150 bin nüfuslu Türk Cemaatinin en huzurlu kişisiydim. Sofiya bile kendini heyecana kaptırmış, büroda bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyordu. Benim kayıtsızlığım karşısında rahatsız olduğunu belli etmek istemiyordu. Ama sonunda dayanamayıp patlayacağını biliyordum. Nitekim öyle oldu:

-Esi pedi mu den ise Turkos, ise pragmatikos giauris!

Bir kahkahayla karşılık verdim.

Görevdeyken yanımdan ayırmadığım tabancamı masanın üzerine koydum. Askerlerden çarptığım oy pusulalarını cebimden çıkarıp önce derin derin koktum. Burcu burcu Türklük kokusunu ciğerlerimin ta içine kadar çektim. Sonra, Türk Cemaati Türk Bağımsız Partisi Türk Adaylar Listesi ibaresini bir defa daha içime sindire sindire okudum.

Sandıktan ne çıkacağından emin olarak kanapeye uzandım. Birkaç saat sonra bütün dünya bağımsız üç milletvekili çıkardığımızı öğrenecekti. Gümülcine şehir meydanında kavga eden Pasokçularla Yenidemokrasicilerin sesleri geliyordu. Enayiliğinize doymayın! Ben keyiften dört köşe ıslık çalıyordum. Sofiya’ya Yeni Rakı ile Mastikadan bir kokteyl hazırlamasını söyledim.

-Nazdravie Sofiya!

Gâvur Ali, Batı Trakya Türklüğünün 5 Kasım 1989 seçim zaferini ilk kutlayan kişiydim. Bir yandan Sofiya’nın hazırladığı kokteyli yudumlarken, bir yandan da sol kulağımı okşuyordum. Anahtar artık bizim elimizdeydi.


İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder