18 Şubat 2017 Cumartesi

[Online] Aynanın karşısında utanmıyor musunuz?




SyRizA iktidara gelirken, halkımızın memorandum yıllarında kaybetmeye başladığı en önemli özelliğine vurgu yaptı: onur!

Kemer sıkma politikalarıyla birlikte “zincirleme” olarak gelen işten çıkarılmalar, vergi talanı vesilesiyle işletmelere kilit vurmalar, İş ve İşçi Bulma Kurumu (OAED) kuyruklarında ümitsiz bekleyişler, ödenemeyen borçların gelip insanın boğazına düğümlenmesi...

... yani tek kelimeyle “çaresizlik”, insanımızın onurunu yitirmeye başlamasına vesile olmuştu.

Doğal olarak, bunu, psikolojik bunalımlar, “ferah” hapları, çöküntüler ve en nihayetinde intiharlar izliyordu.

Ülke tarihinde (ve elbette azınlık tarihinde de) görülmemiş oranda intihar vakalarıyla karşı-karşıya kaldık bu yıllara...

*

İşte tam da bu noktada, SyRizA, insanlara “onur”dan bahsetti: yitmekte olan onurumuzu geri kazanacağımızdan, memorandumların iptal edileceğinden, iş sahalarının yeniden açılacağından, haksız vergilerin/haraçların son bulacağından, “sadaka” mahiyetindeki maaş ve emekli maaşlarının geçinmeye yetecek bir seviyeye çekileceğinden, vergi talanının son bulacağından...

Ve halk kendisini iktidara getirince, tüm bunları unutup, 6 ayda “takla”yı atıp, içlerinde en kötüsü olan 3. memorandumu getirdi.

*

SyRizA’nın iktidara gelmesinden bu yana 25 ay geçti...

Şimdi tabloya baktığımızda, tüm bu yukarıda bahsettiklerimizin tam tersinin olduğunu görüyoruz: memorandumlara yenisi eklendi, maaş ve emekli maaşları “sadaka” seviyesinde olmaya devam ediyor, vergi talanı küçük esnafı yok etmiş durumda ve işletmeler üstüste kapanmaya devam ediyor, gençler ve özellikle de genç bilim adamları “daha iyi bir yaşam” için gurbetin yolunu çoktan tutmuş durumda...

İktidar, tüm bunlara karşı, “açlıktan ölmesinler” diye en alt tabakadakilere (o da “büyük baş”lardan değil, “orta direk”ten keserek) birer “dayanışma kartı”/“sadaka” veriyor – üstelik bunu çok büyük marifetmiş gibi pazarlayarak.

Ülkenin limanları, demiryolları, havaalanları, kısacası ülke ekonomisine gelir sağlayacak ne varsa yabancı devlet şirketlerine ve çokuluslu şirketlere “peşkeş” çekiliyor; tarım, hayvancılık, turizm gibi sektörlerin yok edilmesi (ve “kreditörler”in himayesine geçmesi) projesi hızlı adımlarla ilerletiliyor...

... ve –maalesef– tüm bunlar olurken, bu gidişata “dur” diyecek alternatif bir projesi olan bir partinin mecliste olmaması; meclis dışındakilere de ulusal medyada “ambargo” uygulanması ve seslerinin duyulmaması vesilesiyle ülke genelinde “karamsarlık” had safhaya ulaşmış vaziyette.

*

Karamsarlığın, çaresizliğin, ümitsizliğin doruğa ulaştığı günümüzde, Perşembe akşamki PAOK-Schalke UEFA Avrupa Ligi maçında, Alman taraftarların ellerindeki 50 euro’luk banknotları sallaması, içinde olduğumuz durumun vahametini göstermek için yeterli...

Neonazi olduklarından kuşkum olmayan o yaratıkların, ülkemize/halkımıza karşı bu onur kırıcı hareketi karşısında, yüreğim burkuldu, içim acıdı, ülkemi yönetenler yüzünden utandım...

Ve bu noktada, en başta iktidardakiler olmak üzere, eurozone bataklığında boğulmayı “olmazsa olan” sayan tüm memorandumcu sürüngenlere sorasım geliyor:

Sizler, medyada ve sokakta, arsızca davranır, konuşursunuz; onu anladık da... Ülkeyi getirdiğiniz bu durum karşısında, sabah kalktığınızda, aynanın karşısında hiç mi kendinizden utanmıyor sunuz?

OAED kuyruklarında insanlara baktığınızda, her geçen gün ülkeyi terk eden gencecik insanları gördüğünüzde, üstüste yaşanan intihar haberlerini gazetelerde okuduğunuzda hiç mi yüzünüz kızarmıyor?

Geceleri başlarınızı yastığa koyduğunuzda, rahat uyuyabiliyor musunuz? Hiç mi kendinizle hesaplaşmıyorsunuz?

Maaşlarınızı kaybetmemek adına çocuklarınızın, torunlarınızın, koskoca bir ülkenin geleceğini göz göre göre karartırken, hiç mi vicdanınız sızlamıyor?

*

Tabii, sonra sormaktan vazgeçiyorum...

Çünkü onların insanlıklarını, utanma duygularını, vicdanlarını yitirmiş “parazitler” olduklarını anımsıyorum...

Ve elbette, o “parazitler”in peşinden gitmeye, etrafında olup biteni sorgulamamaya, kendisine sunulanı kabûl etmeye, haksızlık karşısında isyan etmemeye, susmaya, sinmeye, “maraza çıkarmamaya” alışmış; bir türlü halk olamamış bir “ümmet/millet” olduğu sürece onlardan kurtuluşumuzun olmadığını...

*

Utanıyorum sadece, onlar adına...

Vicdanını satan siyasetçiler, suskun ve sinik bir halk ve yitmekte olan bir ülke adına, utanıyorum...

Ama sadece utanmakla kalmadan; bu durumun değişmesi için mücadele etmeye devam ederek, bu büyük yangını söndürmek için bir damla da olsa su taşımaya çalışarak, susmayarak, konuşarak, yazarak, isyan ederek, direnerek...

... ve tüm vicdanlı insanları “kurşun eritmeğe” çağırarak.

Belki sesime ses veren olur ümidiyle, “enseyi karartmadan”...



Mustafa Çolak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder