24 Şubat 2017 Cuma

[Online] CELAL ZEYBEK İLE İLGİLİ BAZI ANILARIM -2: DOMUZUN SIRTINDAN BİR KIL




TARİHTEN BİR YAPRAK





Azınlık aleyhinde uygulanan "yönetsel önlemler" (idarî tedbirler), kabaca 1965-1995 -30 yıllık dönemi kapsamaktadır diyoruz. 1965; baskı ve ayrımları sırtımızda iyice hissetmeye başladığımız tarih. 1995; baskı ve ayrımların hafiflediğini ve kaldırılmaya başladığını hissettiğimiz tarih. Daha titiz davranacak olursak, bu dönemi 1959-1998 olarak genişletebiliriz. 1959; Azınlığı izleme ve ona karşı ayrım ve baskı önlemlerini önermerkle görevli kurulun -Trakya Koordinasyon Organı'nın (Συντονιστικό Όργανο Θράκης) oluşturulduğu tarih. 1998; Yunan Vatandaşlık Kanununun (Κώδιξ Ελληνικής Ιθαγενείας) 19. maddesinin yürürlükten kaldırıldığı tarih.

Bu yönetsel önlemler, Yönetimin onayına bağlı her şeyi, aklınıza gelen gelmeyen her şeyi kapsıyordu. Ve yalnız onlar değil tabiî, daha neler. Azınlık insanı, yaşamının her kesiminde, ekonomik, ticarî, sosyal ve siyasî yaşamda, yargı önünde, vilayette ve karakolda ve askerde, her konuda, her adımında yönetim organlarının HAYIR'ı ve OLMAZ'ı ile karşılaşıyordu. Daha doğrusu, bu HAYIR, genellikle doğrudan söylenmiyordu. Yetkili daireden açıkça "senin işin olmayacak" denilmiş olsa, bileceksin, uğraşmayacaksın, masrafa girmeyeceksin, işkence görmeyeceksin. Ama bu sana söylenmiyor, böylece Yönetim işlediği cinayette "iz" bırakmıyor, aklınca senin eline kanıt vermiyordu. Hep tersini iddia etmiştir, "η Μειονότητα απολαμβάνει των προνομίων της, αυξάνεται, πληθύνεται και ευημερεί", hep bu nakarat. Kırk yıl boyunca Yönetim Azınlığa sistematik bir ayrımcılık uyguladığını asla kabul etmemiştir. Azınlığa "yönetsel önlemlerin" uygulandığını ilk kez 1991'de Kostas Miçotakis itiraf etti. İstinalar var ya, yasağın sana uygulanmayacağını umut ediyorsun ve başvurunu yapıyorsun, böylelikle çile kervanına sen de katılıyorsun. Besbelli amaç, diğerleri yanında seni ezmekti, sana işkence etmekti, seni bıktırmak, usandırmaktı, ta ki amko burada yaşanmaz diyesin ve alıp başını gidesin. Sonradan böylesi politikalar "millî temizlik" olarak adlandırıldı.

Kendi yaşadığım veya tanık olduğum olaylardan örnekler vereyim. Diyelim ki bir dükkân açmak istiyorsun, bir berber dükkânı. Yasaya göre ne kadar kağıt, belge, harç gerekliyse tümünü hazırlıyorsun. Dükkânı zaten kiralamışsın, düzmüşsün, ve en son hijyen dairesinin, Υγειονομικο'nun denetimi ve onayı gerek çalışmaya başlayabilmen için. Denetlemeye gelmesini bekliyorsun, bir ay bekliyorsun, iki ay, üç ay bekliyorsun, Υγειονομικο gelmiyor. Anlıyorsun, ve "işbitirici" aramaya koyuluyorsun, Yönetimin hafiyesinden tut, mebusuna kadar. Rüşvetsiz olmayacağını anlıyorsun, ama rüşvetin de her zaman kapıları açmaya yetmediğini görüyorsun. Zaman geçiyor, altı ay, sekiz ay, dükkân kapalı, ama kirasını ve diğer masraflarını hep ödüyorsun. Başvurmadığın işbitirici kalmamıştır, ama berber dükkânını çalıştırma iznini hâlâ alamamışsın. Aradan tam 12 ay geçmiştir. Ve bir gün o vatandaş benim kapımı da çaldı, burada belirsiz bir şekilde anlattığım macerasını o zaman öğrendim. Onun macerası aslında her azınlık bireyinin macerasıydı.

Müstakil evleri terkedip apartmanlardaki dairelere kapanma modası 70'li yıllarda Azınlığa da sirayet etti. Azınlıktan da dairelere yerleşmeler başladı. Ancak Azınlığa taşınmaz mal edinmek kesinlikle yasaktır. Yasak diye ticaret duracak değil ya. Daire satın alanlar, tapularının olmayacağını bilmektedirler, ama yine de bir yolunu arayacaklardır. Çünkü yeni satın aldıkları evlerinin tapusu olmuş iki azınlık ferdini tanımaktadırlar. Hem de bunlar Koca Kapı'ya yakın kişilerdir. Tabiî Yönetime de yakın olmak zorundaydılar, başka türlü tapuları olmazdı. (İkisi de rahmetli oldu, ama yine de isimlerini ifşa etmeyeceğim.) Soydaş, satın aldığı dairenin bedelini ödemiştir, tapu yerine bir "ιδιωτικό συμφωνητικό" vardır, yani halvacı kağıdı. Soydaşın sıkıntısını yıllar boyu hep dinledim. 1978'de satın aldığı dairesini 1995'te üstüne geçirebildi.

Mustafa Mustafa, şimdiki SİRİZA mebusu o zaman KKE'de, partide üstünkörü bir çalışma yapmışlar, Azınlığın elinde şu kadar traktör olduğu ortaya çıkmış, sayısını şimdi hatırlamıyorum, bana anlatıyor: "Aga, bu traktörlerden sahiplerinin ehliyetli olduğu oran %10'u geçmiyor ve şu kadar traktör de ehliyetsiz kullanılıyor." Ehliyetsiz traktör kullanmanın yol açtığı sonuçlara kısaca değinelim. Yönetimin elinde tutsaksındır. Polise ceza yazın diye bir emir gelir, polisler kırlara akın düzenlerler, ehliyetsiz yakalananlar suçüstü mahkemesine sevkedilir ve cezalar yağmur. Her dava ortalama beş dakika sürer. Ondan sonra bakalım ikinciye ne zaman yakalanacaksın ve ne kadar ceza ödeyeceksin, onu beklemeye başlarsın. Bir dostum, Celal Bayar'dan agam, yüksek tahsilli, sonradan rençper oldu, davası görülmüş, cezasını ödemiş, çilesini anlatıyor. "Aga, ehliyetin niye yok?" diye soruyorum. Traktör ehliyeti için dört yıl önce başvurmuş. "Daha bir kez bile sınava çağırmadılar" diyor. İlk zamanlar ilgili daireye gidip soruyormuş, aldığı yanıt, "Bekle sıran gelecek". "Bir yıl sonra tekrar gittiğimde, memur dosyamı aradı, bulamadı. Dosya yok, kaybolmuş. Haydi bütün kağıtları yeni baştan hazırlayıp tekrar sundum. Aradan üç sene geçti. Çıt yok. Ben de sormaya hiç gitmedim. Traktörü ehliyetsiz sürüyorum, yakalandıkça ceza ödüyorum."

O dönemde geçerli koşullar hakkında bir fikir verdim sanıyorum. İsterseniz, benzeri veya daha başka konularda isimli birkaç yüz olay daha var dilimin ucunda, onları da sayabilirim. Bulatköy eski nahiye müdürü Hakkı agamın bir sözünü hatırlarım o yıllardan, beni güldüren, "Doktor" demişti, "azınlık insanı aleyhinde her konuda ayrım var, onu gördüm, onu söylerim. Bir tek OGA emekli maaşlarında ayrım yok, Rumunki de 450 drahmi, Türkünki de 450. Başka her şeyde ayrım var."

60'lı yılların sonları ile 70'li yılların başları, Selanik'te üniversite öğrencisiyiz. Memleket insanından "Size üniversitede ayrım yapılıyor mu?" gibi sorularla karşılaşıyoruz. "Hayır, üniversitede ayrım yok" diyorum, inandıramıyorum. Azınlığın gözü dolmuş, ayrım yapılmayan bir kesim, bir konu tahayyül edemiyordu.

1980'li yılların başlarında, Yunanistan'da PASOK ve Azınlıkta Yannis Kapsis dönemi, Türk üniversitelerinden mezun azınlık üyeleri DİKAÇA'da patır patır kesilmeye başladığında ve diplomalarını tanıtma süreci sekteye uğradığında, DİKAÇA da bir üniversite kurumu olduğu için bunun bir ayrım ve yeni bir yönetsel önlem olduğuna önceleri inanamadım. En çok Hasan Ahmet ve Mustafa Mustafa ile konuşuyorum, bana DİKAÇA sınavlarında iyi yazdıklarını, geçer not almaları gerektiğini anlatıp duruyorlar, neden sonra yeni bir baskı uygulamaya konulduğuna ikna oldum. DİKAÇA sorunu da Dışişleri bakanı Kapsis'in yastığının altından çıkan yeni bir önlemdi. Kapsis, on yıl önce anılarını yazdığı bir kitapta bu DİKAÇA konusuna da değiniyor, tabiî her şeyi reddederek. Ancak o kadar kuyruklu yalanlar söylüyor ki, o zaman bu açık yalanlarını ifşa ederek ona bir yanıt yazmaya söz vermiştim, elim ermedi. Şimdi vaktim var, "Güneş batmayınca doğmaz" başlıklı o kitabı bulursam o yanıtı şimdi yazacağım.

Yönetsel önlemler %100'lük bir kesinlikle uygulanmıyor, emniyet süpabı rolünü oynayan %1'lik, %3'lük istisnalar mevcut. Örneğin, özel araba kullanma ehliyeti için sırada bekleyen 300 azınlık üyesi var. Bunlardan bir yıl içinde %3 oranına göre 9 kişiye ehliyet verilecektir. Diğeleri bir yıl sonrasını bekleyeceklerdir, onlardan da bir yıl sonra 9 kısmetli ehliyete sahip olacaktır. Seçim öncesi dönemleri, ayrımlarda gevşeklik dönemleridir. Normalde yasak olan şeyler, tabiî belirli sayılar aşılmamak şartıyla serbest bırakılırdı. Ve bu gevşeklik milletvekili adayları eliyle, en çok Hıristiyan, biraz da Müslüman adaylar eliyle, uygulamaya konulurdu. Skandal içinde skandal, tam bir "διεφθαρμένη πολιτεία". Artık başka türlü bir memleket düşünemez olmuştuk. O zaman bu durumla dalga kırarken şöyle yazmıştım: "Her ay seçim olsa, azınlık sorunu diye bir şey kalmayacak."

Şöyle: Konuları ve sayıları 105 numaralı büro belirliyordu. Her milletvekili adayı bu seçimlerde Müslümanlara, diyelim ki, 5'er özel araba kullanma ehliyeti, 3'er traktör ehliyeti, 12'şer av silahı ruhsatı, 2'şer ev tamir izni... dağıtacaklardır. Taşınmaz mal alma ve tapu, ev inşası, dükkân açma, "açık arkalı" meslekî araba izni gibi konuları unutun, bunlar çok yasak, seçimlerde bile olmuyor, olursa binde bir oluyor.

Seçim öncesi dönemlerde adayların seçim bürolarının önünde "ihsan isteyen" azınlık insanlarından kuyruklar oluşurdu, en çok Bleças'ın bürosunda. Tabiî adayın soydaştan talep ettiği kendisine oy vermesiydi, o ve mümkünse tüm sülalesi.

Ve Haziran 1989 milletvekili seçimlerinde o zaman Kostas Miçotakis'in başkan olduğu Yeni Demokrasi partisinden aday oldum. Solcu geçmişim ve solcu kimliğimle, bunu herkes biliyor. Azınlığa "rüşvet dağıtma" olayına (παροχές (!) diyorlardı, yani ihsan, lütuf) şimdi ben de dahil olacağım. Asla uzlaşabileceğim bir konu değil. Tüm ayrımlar tüm olarak kalkmalı, sloganımız ve ilkemiz bu. Ancak adyacığını alabilmek için seçimleri bekleyen soydaşın talebi, ricası veya yakarışı var, nasıl yabana atarsın.

Y.D. bürolarında Rodop il yönetim kurulu toplantıya çağırdı, ilk ve son toplantı. Üyeler, başkan ve iki Türk aday -Hasan İmamoğlu'yla ben, Hıristiyan adaylar çağrılmamış. Başkan niye toplandığımızı anlattı. 105'e gitmiş, Müslümanlara seçim öncesi "ihsanlar" konusu görüşülmüş, oradaki yetkili hangi konularda kaç "adya" verileceğini söylemiş, bize bu bilgileri iletmek istiyormuş. Başkanla iyi tanışıyoruz, şimdi bir türlü adı aklıma gelmiyor, meslektaş, ürolog, tıb tahsilini İstanbul'da yapmış, ve benim ilkelerimi biliyor. Başkan anlatıyor ama, konuşurken canı sıkkın olduğunu da gösteriyor, sesinin perdesini gittikçe yükselterek. Ben gözlerimi ona diktim, nedir bu anlattıkların gibilerden ve sorgularcasına, o ise bakışlarımızın karşılaşmaması için uğraşıyor. İmamoğlu bir köşede oturuyor, hiç konuşmadan, başını önüne eğmiş, ben bu toplantıda yokum dercesine. Sanki toplantı sırf benim için oluyor, beni ikna etmek için. Toplantıda hazır bulunanlar arasında öylesine bir ne yapacağını bilememek havası hakim ki. Başkan dayanamadı ve patladı, bir küfür savurarak: "Bu bir rezalet yahu! Seçim önceleri üç beş "παροχές" dağıtmak. Size bir şey söyliyeyim mi? Ben bu sürece katılmış olmaktan utanıyorum. Hastirsin ordan! Ayrımları kaldıracaksan tüm olarak kaldır!"

Olayı Celal Zeybek'e anlattım. "Aga" dedim, "bu 3-5 "ihsan dağıtma" konusu beni çok rahatsız ediyor. Puştça bir oyunun içine sokuyorlar bizi, yolsuzluğa ortak ediyorlar. Benim 105'e gidip te adya dilenmeye hiç niyetim yok." Celal Zeybek "Bak doktor" dedi, "seni anlıyorum, ama ben biraz değişik düşünüyorum. Domuzun sırtından bir kıl koparabilirsen kârdır, benim de izlediğim ilke bu..."

Bu atasözünü ilk defa işitiyordum, domuz benzetmesi beni çok güldürdü. Bilmiyorum vicdanımı da rahatlatabildi mi?


İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder