12 Şubat 2017 Pazar

[Online] T.C. ve KARA LİSTE




İNGİLİZ KEMAL’DEN SONRA EN BÜYÜK TÜRK CASUSU 
GÂVUR ALİ’NİN AKIL ALMAZ MACERALARI

mizahî hikaye




Mizahî olmayan bazı bilgiler

Aşağıdaki mizahî hikaye, “Gâvur Ali” dizisinin ilki, Ekim 1989 tarihinde yazıldı ve Denge gazetesinde yayımlandı. Hikayede o günlerde Azınlıkta yaşanan bazı gerçek olaylar hicvedilmektedir. 


Kısa bir süre önce Türkiye’yi ziyaret etmek isteyen bazı azınlık mensupları sınırda Yunan makamlarınca engellenmeye ve ellerindeki pasaportlarına el konulup geri çevrilmeye başlamıştı. Türkiye ise zaten iki yıldır Kara Liste denilen uygulamayla bazı azınlık ileri gelenlerine ülkeye girişi yasaklamış bulunuyordu. O dönemde bu ikili Kara Liste ve daha başka baskı ve şiddet olayları ve karışıklıklar, Türk Azınlığından partiler dışında “bağımsız milletvekili” seçme çabalarının yanetkileri olarak ortaya çıkıyordu veya öyle gösteriliyordu. Bu arada son günlerini yaşayan Todiri Jivkof rejimi, komşu Bulgaristan’daki Türklere karşı eşi görülmedik bir baskı ve asimilasyon politikası uyguluyor ve etnik temizlik hareketi yürütüyordu.

Gâvur Ali’yi yaratmaya ilham veren ortamı ve o dönemin koşullarını daha ayrıntılı olarak “Ve yalnız onlar değil” başlıklı yazı dizimizde anlatıyoruz (Azınlıkça). Ayrıca “Anahtar” başlıklı hikayedeki önsözde de bu olayların bir özeti yapılıyor. 

Hikayede sözü edilen Trakya Koordinasyon Organı’nın tutanakları, gerçekte, daha sonraları Kavala’da devlet arşivlerinin saklandığı bir büroda araştırma yapan bir öğrenci tarafından tesadüfen bulundu, büyük bir bölümü kopyalanıp ifşa edildi. Ve hemen ardından arşivlere erişim yasaklandı. Böylece Azınlığı izleme ve baskı politikalarını tayin etme organı olarak bir heyetin daha 1959’larda oluşturulup çalıştığını ilk kez öğrenmiş olduk. O arşivlerden bir bölümü Trakya’nın Sesi ve Elefterotipia (İos) gazetelerinde yayımlandı.

Hikayemizin ikinci versiyonu, ilk şekli yeniden gözden geçirilerek hazırlandı ve Azınlıkça dergisinde yayımlandı (Mart 2006). Bu üçüncü versiyonu ikincisinin aynısıdır.

İ. O. 




Şu Kara Liste muammasını bir türlü çözemiyordum.

Gerçi Batı Trakya Türklüğü aleyhinde kahpece bir komplo olduğu besbelliydi. İleri gelen Batı Trakya Türklerini hain ilan ederek onlara Türkiye’ye girişi yasak etmekle, Türk Cemaati ile Ana Vatan ilişkilerinin soğumasını sağlamak, bu hali yavaş yavaş yaygınlaştırıp daha sonra Türk Cemaatini Türkiye’den koparmak ve uzaklaştırmak amaçlanıyordu. Böylelikle asimilasyon yolları açılmış olacaktı.

Ne kadar büyük kahpelik değil mi...

Önsezim, övünmek gibi olmasın ama, çok keskindir. Balkanlar’daki Türklüğün son damlası Batı Trakya Müslüman Türk Cemaatini kurutmak için Karanlık Güçler tarafından sinsice hazırlanıp uygulamaya konulmuş yeni bir planla karşı karşıya olduğumuzu daha baştan farketmiştim. Bulgaristan Türklerinden sonra şimdi sıra bize gelmişti.

Ancak ne mutlu ki Yunanistan’daki Batı Trakya Türklerinin içinde bir Gâvur Ali vardı. Karanlık Güçlere bu yaptıklarını yanına bırakmayacaktım.

Ama bu Karanlık Güçler kimlerdi? İşte bu soruya bir yanıt arıyordum, bulduğum yanıtların hiçbirinden tatmin olmayarak. Karanlık Güçlerin kimler olduğunu bir saptayabilsem, ondan sonra geriye onları bertaraf etmek kalıyordu ve komployu boşa çıkarmak.

Tabiî ilk akla gelen şey, bu işte Yunan parmağının bulunduğu idi. Cemaatimize Kara Liste önceleri sadece Ana Vatan Türkiye tarafından uygulanırken, böyle bir yorum pek denk düşüyordu. Zira Türk gizli servislerine ve dış temsilciliklerine düşman ajanlarının sızdığını bilmeyen yoktu, en başta Yunan ajanlarının. Kara Liste bu Yunan ajanlarının bir eseriydi herhalde, herkes böyle düşünüyordu. Fakat casusluk komplolarının nasıl hazırladığından ve gizli işlerin nasıl yürütüldüğünden hiç haberi olmayan basit bir soydaşın bile yapabileceği böyle bir yorum ve saptama, doğruluğu hakkında içimde kuşkular uyandıracak kadar bana kolay geliyordu. Herkes yanılıp aynı şekilde düşünebilirdi, ben ise dış görünüşe aldanmayarak bunun bir oyun olabileceği ihtimali üzerinde duruyor ve sahne arkasında gizlenen gerçeği araştırıyordum. Samanlıkta iğne arar gibi.

Nitekim son bir haftadır Kara Liste uygulamasına Yunanistan da başlamıştı. Gördünüz mü? Bu da ne demekti şimdi? Gel çık işin içinden çıkabilirsen!

Kara Liste komplosunda Yunan parmağı olsaydı kendi kendini böyle hiç ifşa eder miydi?... Kafam allak bullak olmuştu. Ama aynı zamanda içinde bulunduğum karanlık tünelin ucunda bir ışığı farkeder gibi oldum.

Şöyle korkunç bir manzara ortaya çıkmıştı: Ana Vatan hasretini gidermek için veya başka bir maksatla Türkiye’ye gezmeye giden Batıtrakyalı Türklerin bir kısmı şimdi Meriç köprüsünün başında Yunan makamlarınca engelleniyor, bir kısmı da köprüyü geçtikten sonra zaten iki yıldan beri Türk makamlarınca durduruluyordu. Köprünün bir ucunda kalıp bekleşenler ile köprünün öbür ucunda bekleşenler... Arada iki yüz metrelik bir mesafe ve kopukluk...

Manzaraya teşhis koymakta gecikmedim: Cemaatimiz ikiye bölünmüştü, hem de Türk-Yunan ortak yapımıyla. Gözlerime inanamıyordum. Hiçbir konuda anlaşamayan Türkiye ile Yunanistan şimdi nasıl oluyordu da Batı Trakya Türk Cemaati üzerinde ortak bir operasyona girişebiliyorlardı? Hiçbir tarih ve siyaset bilimi bu ittifakı izah edecek durumda değildi.

Batı Trakya Türklüğü yepyeni bir çifte tehlikeyle karşı karşıya idi. Bu muammayı mutlaka çözüp, komplonun faillerini bulmalıydım.

Daha fazla bekleyemezdim, hemen harekete geçmeye karar verdim.

Aklımı meşgul eden soruların yanıtlarını 105’ten aramaya başlayacaktım.


***

O gün öğle üzeri Rodop Vilayet Konağı her zamanki gibi kalabalıktı, bürolara girip çıkan, koridorlarda hızlı hızlı yürüyen, bir köşede durup konuşan, dilekçe yazan vatandaşlar. Vilayet koridorlarındaki bu insanları seyrediyordum, hangilerinin Hıristiyan hangilerinin Türk olduğunu anlamak o kadar kolaydı ki. Bu, beyaz ve siyah gibi bir renk farkına dayanmıyordu, ama ondan daha dikkat çekici ve daha çarpıcıydı. Hıristiyanlar, tümünün yüzleri güleç, kendilerinden emin bir tavırla yürüyor, yüksek sesle konuşuyor, aralarında şakalaşıyor ve rahat hareket ediyorlardı. Türkler ise, sanki bir suç işlemiş gibi boyunları bükük, bakışları ürkek, süklüm püklüm, bir köşede ya sessiz duruyor ya da aralarında fısıltıyla konuşuyorlardı. Hele memurların karşısında iki büklüm oluyor, cezalandırmaktan korkan çocuklar gibi titriyorlardı.

Ey çilekeş insanım, diye haykırmak geldi içimden, dayan, biraz daha dayan, elbette bir gün çilen son bulacaktır!

Önce kalabalık arasında koridorlarda biraz dolaştım, çevreyi şöyle bir kolaçan ettim, bu arada 105 numaralı büronun önünden birkaç kez geçtim. Öbür büroların kapıları açık, içerideki memurlar harıl harıl çalışıyor, vatandaşların işlerini görüyorlardı. Bir tek 105’in kapısı kapalıydı, Türk Cemaatini yönetmek ve baskı politikalarını uygulamakla görevli ve her çeşit karanlık işlerin çevrildiği o esrarengiz ve melun büronun. Gözlerim hep 105’teydi. Birkaç dakika arayla Yönetimin hafiyesi olarak bildiğim iki Türkün oraya girdikleri gözümden kaçmadı. Ancak beni şaşırtan üçüncü kişi oldu. Cemaatimiz içinde pek Türkçü geçinen ve bu yüzden pek saygı gören o Türk de babasının evine girermiş gibi bir rahatlıkla kapıyı bile çalmadan melun büronun içinde kayboluvermişti. “Sen de mi Brutüs!” demekten kendimi alamadım.

Ama benim bugün hafiyelerle uğraşmaktan daha önemli bir işim vardı, 105’in önünden uzaklaştım.

Çok önceden dikkatimi çekmiş ve işaret etmiştim. Vilayetin bodrum katında eski mobilya ve eşyaların depo edildiği bir odayı temizlikçi kadınlar kahve ve sigara molası için kullanıyor ve kapısını kilitlemeyi genellikle ihmal ediyorlardı. Kimseye farkettirmeden oraya girip gizlendim. Vilayetin kapanmasını ve karanlığın çökmesini beklemeye koyuldum. Karanlık işler için karanlık ortam gerekiyordu.

Keskin bir küf kokusunun burnumu rahatsız ettiği eşya deposunda sigara üstüne sigara bizim iki kutu Samsun duman oldu.

Saat gece yarısına yaklaşırken gizlendiğim yerden çıkıp, Vilayet Konağının karanlık ve ıssız koridorlarında bir kedi sessizliğiyle yürüyerek 105 numaralı büroya vardım. Kilit açmak benim için çocuk oyuncağıdır. Fakat 105’in kilidi sarp çıktı, sonunda teslim oluncaya dek beni oldukça uğraştırdı. Alnımda biriken terleri elimin tersiyle sildim, maymuncuklarımı ceketimin özel ceplerine yeniden yerleştirdim. İçerisi zifirî karanlıktı, ama ben iç içe üç göz odadan oluşan büroyu daha önceki araştırmalarımdan kapalı gözle dolaşacak kadar iyi biliyordum. Her kapı, pencere, masa, dolap ve koltuğun ve hatta duvarlardaki tabloların yerini ve aralarındaki mesafeyi beynimdeki haritaya bütün ayrıntılarıyla çizmiş olarak gelmiştim buraya. Bir operasyona giriştiğimde hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamak, temel ilkelerimden biridir.

Gizli dosyaların bulunduğu büyük demir dolabı açmak çok zamanımı almadı. Raflara istif edilmiş onlarca dosya ve klasörün başlıklarını cep fenerimin cılız ışığı altında okumaya çalışıyordum. Bir hazineyle karşı karşıyaydım. Bütün bunları bir kamyona doldurup benim karargâha taşımayı hayal ettim. Neler yoktu ki.

“Müslüman Hafiyeler Listesi” başlıklı bir tanesini alıp karıştırmaya başladım. Yüzlerce, binlerce isim. İlk isimleri okudum, servise hangi bilgileri ne zaman ulaştırdıkları ayrı ayrı notlar halinde kaydedilmişti. Her hafiyeye gizli bir kod adı takılmış, Ksenofon, Periklis, Hyperides, Karaiskakis, Cavelas, Bayron gibi, tümü ya Eski Yunan tarihinin ya da 1821 Yunan İhtilalinin kahramanlarının isimleri. Sonra herbirine ne kadar maaş ödendiğini gösteren bir başka çizelgeye göz attım. İki türlü ödeme yapılıyordu, biri her ay düzenli ödenen maaş, öbürü her defasında verilen bilginin önemine bağlı olarak kararlaştırılan olağanüstü ücret.

Türk Cemaati ekonomisinin en önemli dayanağını Yunan Dışişleri ve İstihbaratının örtülü ödeneklerinin oluşturduğunu biliyordum, şimdi önümde bunun kanıtları vardı. Cemaatimize giren hafiyelik dövizinin yıllık tutarıyla ilgili bir belge aradım, ama bulamadım. Bu kalın dosyada böyle bir belge mutlaka vardı, ama benim kaybedecek zamanım yoktu.

Gittikçe artan baskılarla Türklere başkaca ekonomik faaliyetler iyice kısıtlanınca veya yasak edilince, Cemaatimiz içinde hafiye sanayii gelişmeye başlamış ve yavaş yavaş büyüyüp bugünkü boyutlara ulaşmıştı. Cemaat ekonomisi çoktandır hafiyelik kesimi sayesinde örtülü ödeneklerle ayakta duruyordu. Bu kuraldan bir bakıma ben bile muaf değildim. Şu farkla ki, benim gurur kaynağım olan örtülü ödeneğim millî ve Türk idi ve doğrudan Ankara’dan geliyordu. Atina’nın örtülü ödeneklerinden beslenen soydaşlar karşısında içimde büyük bir küçümseme duygusu belirdi, yazıklar olsun dedim, satılmışlar, hainler!

Türk Cemaatinde hafiyelik sanayii geliştikçe bu kesimde üretilen ürünlerin bir yandan miktarı artmış, öbür yandan kalitesi düzelmişti. Batı Trakya’daki hafiyelik ve casusluk faaliyetleri, tabiî kendi çapımızda, artık bir CIA, bir KGB düzeyindeydi ve yerel hafiye örgütleri, teknolojideki gerikalmışlık hesap edilmezse, her bakımdan onlarla rekabet edecek duruma gelmişti. Bunun bir örneği de üzerinde çalışmakta olduğum Kara Liste olayı idi.

Hafiye dosyasını dolaptaki yerine yerleştirdim. Öbür dosyaların başlıklarını okumaya başladım. “Müslüman Okulları Müfettişliğinin Faaliyet Raporları”, onun yanında “Müslümanlar için Selanik Özel Pedagoji Akademisi”, “Pomak Konusu”, daha sonra sıradaki “Batı Trakya Koordinasyon Organı Toplantılarının Gizli Tutanakları”... bu da neydi? Nasıl bir organdı bu, ne zaman kurulmuştu, ne iş yapıyordu, ve şimdiye kadar benim bundan nasıl hiç haberim olmamıştı? Binlerce sayfalık kalın dosyayı dolaptan indirip masanın üzerine koydum. Okudukça hayretim artıyordu. Biz ne sanıyorduk, Türk Cemaatine karşı baskı ve kaçırtma politikasının 1965’te başladığını, öyle mi? Yanılgı, büyük yanılgı! Şimdi, önümdeki gizli dosyadan bu politikanın ta 1959’larda uygulamaya konulduğunu öğreniyordum. Her ay düzenli toplantılar yapan Koordinasyon Organı, o tarihte kurulmuş, ilgili faaliyetleri koordine etmekle görevliydi ve 15 üyeden oluşuyordu. Üyeleri arasında Trakya’nın üç valisinden başka, ordudan, polisten, emniyet teşkilatından ve millî istihbarattan birer temsilci ve daha başka devlet görevlileri vardı. Koordinasyon Organı, Türk Cemaatı içindeki yıkıcı faaliyetlerini 1970’lere dek sürdürmüş, aynı yıl feshedilerek yerine 105 kurulmuştu. Buna göre ben 105’in kuşağı idim ve Koordinasyon Organı dönemini yaşamamıştım. İnsan okudukça neler öğreniyor! Burada gerçek bir hazineyle karşılaşacağımı biliyordum, ama şimdi önümdeki bu materyel tahminlerimin çok üstündeydi. Daha önce 105’e girip oradaki gizli dosyaları karıştırmadığım için hayıflandım. Bu işe şimdiden sonra bakmaya karar verdim, artık fırsat düştükçe 105’e bu geceki gibi ziyaretler yapmayı ihmal etmeyecektim.

Zaman kaybettiğimi kendi kendime hatırlattım. Benim bu geceki misyonum Kara Liste konusunda belge arayıp bulmaktı. Oysa iki saate yakın bir süredir ilgisiz dosyaları karıştırmak ve not almakla meşguldüm. Acaba Kara Liste dosyası var mıydı, varsa hangisiydi? Rafları onlarca gizli dosyayla dolu dolabın karşısına geçip kara kara düşünmeye başladım. Tümüne göz atmaya kalksam, günlerimi alırdı. Ne yapsam, nasıl bir yol izlesem? Zekâmı kullanmaya karar verdim. Ve hemen bir şey dikkatimi çekti. Tüm dosyaların rengi mavi beyaz idi, yani Yunan millî renkleri, köşedeki bir tanesinin rengi ise kırmızı. Türk millî rengi olamayacağına göre, bu komünist rengi ne arıyor burada diye aklımdan geçirdim. Sakın o olmasın? Gerçekten kızıl ambalaj içindeki Kara Liste dosyası o imiş. İstihzaya bir bakın, dışı kıpkızıl, içi simsiyah.

Kalın dosyayı kucaklayıp masanın üstüne koydum. Hızlı hızlı göz gezdirmeye başladım. İki bölümden oluşuyordu. Üstündekine bir göz attım: “Ya ti Metodevsi Anadiksis Aneksartiton Vulefton apo ti Musulmaniki Mionotita”. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Demek ki bağımsız mebus meselesi de 105’in bir oyunuydu. Şimdi her şey daha iyi anlaşılıyordu.

Altındaki bölümün başlığını okudum: «İ Mavri Lista – Tomos B΄». Demek ki bir de «Tomos A΄» vardı. Tomos A’yı, I. Cildi aradım, orada yoktu. Kara Listenin I. Cildi acaba neredeydi? Bir başka yerde gizli olmasın, ama nerede? Yine zekâmı kullanmam gerektiğini hissettim. Ve az sonra sorunun yanıtı bulmuştum. Elbette 105’te II. Cilt bulunacaktı, çünkü Yunan tarafı devreye sonradan ikinci olarak girmişti. Kara Listenin I. Cildinin nerede bulunduğunu artık tahmin edebilirdim.

Önümdeki cilt, 751inci sayfadan başlıyor, 1.500üncü sayfada son buluyordu. Her sayfada tam 100 isim vardı. Yani Yunan Kara Listesinde toplam tam 75 bin isim, Cemaatimizin dik yarısı. İsimleri okuyorum: Ahmet oğlu Mehmet, Ahmet oğlu Hasan, Ahmet oğlu Hüseyin, Ahmet oğlu Ali, Ahmet oğlu Ayşe, Ahmet oğlu Fatme... Amet oğlu Ali, Amet oğlu Hüseyin, Amet oğlu Hasan... Ahmetoğlu Mehmet, Ametoğlu Memet... Şu Batıtrakyalılar nasıl da birbirimize benziyorduk, en başta isimlerimiz. Bazı isimlerin yanıbaşına “Türkiye’ye giderken sınırda pasaportuna el konuldu” diye not düşmüşlerdi, sırası gelince diğerlerinin de paşaportlarına el konulacak demekti.

Ama asıl aradığımı dosyadaki bir zarfın içinde buldum. Yarım sayfalık bir yazı ve altında T.C. rümuzlu bir imza. Bir hayret ıslığı çalmaktan kendimi alamadım. İçindeki yazıyı okumadan zarfı cebime indirdim, acele ediyordum. Tunelin ucundaki ışık gitikçe büyüyor ve daha parlak bir hal alıyordu. Gözlerim kamaşmasın diye kolumu yüzüme götürdüm.

Neydi bu T.C.? Ne esrar gizliyordu?

Bu gece derhal gerçekleştirmem gereken ve hiç hesapta olmayan yeni bir misyon görünmüştü bana, T.C. Gümülcine Başkonsolosluğuna girmek ve Kara Listenin I. Cildini orada aramak.

Rodop Vilayet Konağından bir gölge gibi sıyrıldım. Saat 3’ü gösteriyordu. Birkaç saat sonra tan yeri ağarmaya başlayacaktı, acele etmeliydim. Hızlı adımlarla Konsolosluğun yolunu tuttum.


***


Bahçesi yüksek tel örgülerle çevrili T.C. Gümülcine Başkonsolosluk binası dışarıdan bir villayı andırır. Cümle kapısı önünde nöbet tutan birkaç polis, dar ve çıkmaz bir sokağa açılan arka kapısında ise bir tek polis tarafından korunur. Gece saatlerinde dar ve ıssız arka sokakta nöbet tutan polis, sık sık orada uyuya kalır veya yalnızlıktan canı sıkıldığı için yerini terkederek cümle kapısı önündeki arkadaşlarının yanına gider.

Gecenin karanlığında nöbetçi polislere görünmeden arka kapıdan içeri girmek tahminimden daha kolay oldu. Oradaki polis yerinde yoktu.

Konsoloslukta gizli dosyaların muhafaza edildiği dolabın yerini iyi biliyordum. Bu kez kızıl renkli Kara Liste dosyasını hiç zorluk çekmeden elimle koymuş gibi buldum. 105’tekinin bir eşiydi, tıpa tıp aynısı.

Kalın dosyayı kucaklayıp yerinden indirdim. Daha açıp okumadan neler içerdiğini biliyordum. Nitekim bu dosya da iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölümün başlığını okudum: “Türk Azınlığından Bağımsız Mebus Çıkmasını Yönlendirmeye Dair”. Neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen, bu başlığı okuyunca mideme bir bıçak siplenmiş gibi bir sancıyla kıvrandım... İkinci bölümün üzerinde şunlar yazılıydı: “Kara Liste – Cilt I.” Liste, 1inci sayfadan 750nci sayfaya kadardı, ve her sayfada 100 isim. Türk Cemaatinin ilk 75 bin ferdi burada kayıtlıydı. Yine benim Ahmetlerim, Mehmetlerim.

Yanağımdan aşağıya doğru süzülen ilk gözyaşı damlasının ikincisine müsaade etmemek için silkinip kendime geldim. Millî bir görev yerine getiriyordum ve yufka yürekliliğin zamanı değildi.

75 bin + 75 bin = 150 bin. Demek ki Batı Trakya Türklüğünün tümünü Kara Listeye almışlardı. İlk 75 bini Konsolosluğun, ikinci 75 bini de 105’in Kara Listesindeydi. Türk Cemaati iki ateş arasında kalmıştı, insanın aklı alacak gibi değil. Bu ne büyük bir komploydu! Ve hangi Karanlık Güçler tarafından hazırlanmıştı? Batı Trakya Türklüğünü nasıl kurtarabilecektim?

Bir yandan Konsolosluğun Kara Listesini karıştırıyor, öbür yandan kendi kendime bu soruları soruyordum. Listede “Türkiye’ye girişi engellenmiştir” notunun yazılı olduğu yüzlerce ismi gözden geçiriyordum, sırası gelince diğerlerinin de girişi engellenecek demekti. Onları haklarında idam kararı verilmiş mahkumlara benzettim. Sağ gözümde yeni bir gözyaşı damlası oluşmadan onu elimin tersiyle sildim. Ey çilekeş Batı Trakya Türklüğü, diye içimden feryat edesim geldi, bir ak gün yüzü ne zaman göreceksin!

Beybokluğu yönünden gelen ilk horoz sesiyle kendime geldim. Sabah olmaya başlamıştı. Dosyanın içinden aynı zarfı çekip aldım, 105’ten aşırdığım zarfın bulunduğu cebime yerleştirdim. Hiç açıp bakmadan içinde ne olduğunu tahmin edebiliyordum, yarım sayfalık bir yazı ve yazının altında T.C. rümuzlu esrarengiz bir imza.

Tan yeri ağırmadan Konsolosluktan ayrıldım. Arka sokaktaki nöbetçi polis yerine dönmüş, oradaki eski bir Türk evinin duvarına işiyordu.


***

Sabaha karşı karargâha girerken ilk kez ne kadar yorgun olduğumu hissettim. Benim bürodan karargâh diye bahsederim. Daha çok erkendi ve sekreterim Sofiya büroda yoktu. Acı bir Türk kahvesi yapmak bana düşecekti.

Sağ koltukaltımdaki delikli demir parçası ile cebimdeki iki zarfı masamın üzerine koydum. Kahvemi yudumlarken içimdeki karmaşık duyguları bir düzene sokmaya çalışıyordum. Bu gece Kara Liste muammasını nihayet çözecek birçok ip uçları bulmuştum. Masamın üstündeki iki kapalı zarfın içinde bu çözümün kesin kanıtları vardı. Hiç olmazsa ben öyle sanıyordum...

İki zarfı itinayla açtım. İçindeki yarımşar sayfalık Kiril alfabesiyle yazılmış iki yazı birbirlerinin aynısıydı.

Selanik’te Balkan Yarımdasını Araştırmalar Kurumu’nda iki yıl boyunca devam ettiğim dil kurslarında öğrendiğim Kiril yazısı ve mükemmelleştirdiğim Bulgarcam, ilk kez işime yarıyordu. Karanlık tünelden çıkıp aydınlığa kavuşmuştum. Artık her şey anlaşılmıştı.

T.C. imzası, (T)odiri (C)ivkof’undu, o isli Bulgar gâvurunun.

Kara Listenin bir Bulgar parmağı olduğunu ifşa etmiştim. Belki işin ucunda KGB vardı, ama orasıyla ilgilenmek benim görevim değildi. Rahat bir nefes alarak koltuğuma yığıldım.

Uyuyakalmışım, Sofiya’nın geldiğini hiç farketmedim. Aşina olduğum esans kokusu ile taze pişmiş kahve kokusunun etkisi altında gözlerimi açtım. Sofiya, önümdeki masaya bacak bacak üstüne atarak oturmuş, elinde kahve fincanı, bana bakıp gülümsüyor ve çıplak ayağının ucuyla yanağıma dokunuyordu. “Kaksi bra Ali?” Uzattığı fincanı elinden aldım, “Nazdravie” diyerek bu sabahki ikinci kahvemi yudumlamaya başladım.

Hazırlanacak iki raporum vardı. Birini Turgut Özal’a, öbürünü Kostas Miçotakis’e gönderecektim. Gümülcine Başkonsolosluğunda olup bitenleri ve Kara Liste olayındaki Bulgar bağını anlatan ilk raporumu Özal’a faksladım. Miçotakis için isimsiz bir mektup yazdım. Mektupta, ilgili belgeleri de ekleyerek, 105’in nasıl Bulgar güdümüne girdiğini kanıtlıyordum.


***


Kısa bir süre sonra Konsoloslukta ve 105’te bazı değişiklikler oldu. Gümülcine’de görev yapan Başkonsolosun acilen Ankara’ya çağrıldığı öğrenildi, daha sonra onun yerine yeni Başkonsolos tayin edilip geldi. Eskisi önce Ankara’da alıkonuldu, daha sonra Afganistan’daki bir dış temsilciliğe gönderildi. 105’te ise en küçüğünden en büyüğüne dek personel değişikliğine gidildi. Eski 105 şefinin ise Afrika’daki bir Yunan Konsolosluğuna tayini çıktığı öğrenildi.

Seçimlerde kendilerini Türk Cemaatinden bağımsız mebus adayları olarak ilan eden kişiler ortalıktan kayboldular. Bazıları onların Bulgaristan’a iltica ettiklerini söylüyorlardı.

En önemlisi, hem Türkiye hem de Yunanistan, Kara Liste uygulamasına son verdiler. Batı Trakya Türkleri artık Meriç köprüsü üzerinden serbestçe Türkiye’ye gidip gelebiliyorlardı.

Aradan çok geçmedi, Bulgaristan’daki Todiri Civkof rejimi devrildi. Böylelikle Bulgaristan Türkleri de son anda kurtulmuş oldu. Dünya kamuoyu, komşu ülkedeki bu değişiklikte CIA’nın parmağı olduğuna inanır. Ko öyle sansınlar. Ama biz Batıtrakyalılar bilmekteyiz ki, rejim değişikliğinin arifesinde Gâvur Ali Bulgaristan’da kol geziyordu ve oraya tatil yapmaya gitmemişti.


....

Gâvur Ali daha sonra gizli dosyaları incelemek üzere birkaç kez daha 105’e girdi. Diğerleri yanında oradan Trakya Koordinasyon Organının gizli tutanaklarını aşırdı. Bunları Atina’daki bazı demokrat Yunanlı gazetecilere iletti. Batı Trakya Türklerine Yunan Derin Devleti tarafından nasıl baskı yapıldığını ifşa eden bu belgeler yayımlanmaya başlayınca, Atina Hükümeti çok sıkıştı. Gâvur Ali’nin bu yeni serüvenlerini kısmet olursa bir dahaki sefere anlatacağız.


İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder