11 Mart 2017 Cumartesi

[Online] İyi yolculuklar, Salih amca...




Bu dünyada başaramadığım birçok şeyin arasında, gidenlerin ardından yazı yazmak da var...



Özellikle de bu giden, oturup uzun uzadıya sohbetler ettiğim biriyse...

*

Salih Dede’yle, hafızam beni yanıltmıyorsa, 2005 yılında 
Işık Fm’de tanıştım. Gülümseyen, sempatik biri olarak belleğimde kalmıştı o kısa sohbetimiz sonrasında.

Sonraları, yakınlaşmamız, Trakya’nın Sesi’ni yönettiğim dönemde orada yazı yazmaya başlamasıyla oldu. “Halit Eren’in neo-Osmanlı hayali” başlıklı bir yazı yazmış ve çevreye epey rahatsızlık vermişti...

Sosyal medya üzerinden çok sohbetler ediyor, İstanbul’a gittiğimde buluşuyorduk...

2010 yılında Almanya-Hollanda-Belçika’da gerçekleşecek bir şiir turnesine katılmam için davet edenler uçak biletimi İstanbul’dan kestirdiklerinde, İstanbul’a vardığım sabahın köründen akşam uçuş saatine kadar sohbet etmiştik birlikte:

Beni önce kahve ve nargile içmeye, ardından da Eminönü’nde gazeteci-yazar takımının takıldığı meşhur ve lüks bir restorana yemeğe götürmüştü...

*

Benim zıddım olarak dindar/muhafazakâr bir insandı Salih amca...

Gülen cemaatinin içinde büyümüş, fakat “dikbaşlılığı” nedeniyle orada da “istenmeyen adam” olup uzaklaştırılmıştı...

Ama din konusunda “takıntılı” ve “kompleksli” değildi. Örneğin birlikte yemeğe gittiğimizde benim içki içmemden rahatsız olmaz, hatta ezan okunduğunda müsaade isteyip namaza gider, sonra dönüp sohbete kaldığımız yerden devam ederdi.

Benim özellikle Fethullah Gülen’in “kazları” meselesiyle alay etmeme alındığını sezsem de bunu belli etmez, kızmazdı.

Dünya görüşlerimiz de ahret görüşlerimiz de uyuşmasa da, bu dostluğumuzun saygı çerçevesinde ilerlemesine engel teşkil etmezdi. “Gerildiğimizde” ortamı yumuşatmak için “Çocuk, biz aslında seninle aynı görüşü savunuyoruz; ama bir farkla: sen kızıl komünistsin, ben yeşil/İslâmcı komünist” diyordu, gülüyorduk...

*

Son sohbetlerimizde ciddi ekonomik ve sağlık sorunları olduğunu söylemişti...

Zor günler geçiriyor, ama umudunu yitirmiyordu...

Üstüne üstlük bir de Yunan vatandaşlığından atılmış, bunu da bir türlü içine sindirememişti.

Tüm bunlara bir de Türkiye’deki “gergin” ortam eklenince, psikolojisi daha da bozuldu ve özellikle sosyal medyada ağır saldırılara girişti.

Bunlardan, elbette ben de payımı aldım:

Beni ve Ayhan Karayusuf’u onun vatandaşlığını geri alması için hiçbir şey yapmamakla –bana göre haksız yere– suçlayıp, ağır sözler söyledi...

...bunun karşılığında ben de onu sosyal medyada “engelledim”.

Ben ona kırılmadım yine de. Onunsa bana karşı “bozulduğunu” duydum. Nitekim Gümülcine’deki son buluşmamızda aramızda bir “burukluk” vardı...

*

Bundan iki hafta önce, bir gurbet akşamında, Abdülhalim ağabeyin paylaşımından, beyin kanaması geçirip yoğun bakıma girdiğini öğrenince içim acıdı.

On gün boyunca hep bir umut vardı içimde, yoğun bakımdan çıkacak, ölümü yenecek diye...

Ama olmadı. Ölüm haberi geldi...

Kelimeler kifayetsiz kaldı...

Kekremsi bir damla gözyaşı aktı, süzüldü dudaklarıma doğru...

Gözlerimin önünde kesitler: Eminönü, Kumkapı, İskeçe, Gümülcine, gündoğumuna kadar sohbetler, tartışmalar. İskeçe’de bir otelin bahçesinde, sırtımızda battaniyeler, ağaçların altındaydık sanki. Ve o kalkıp gitmişti, süzülen bir damla gözyaşı gibi.

*

“Her ölüm erken ölümdür” demiş şair. Ama seninki biraz fazla erken oldu be Salih amca...

Daha 53’ünde bizi bırakıp gitmen, hiç olmadı!

Ve tartışmalarımıza son noktayı da koydun böylece.

Sen haklı çıktıysan, o çok sevdiğin, bahsederken yüzünde güllerin açtığı Tanrı’na kavuştun; tadını çıkar. Hakkını helâl et. Hakkım varsa, helâl olsun.

*

Yazıyı noktalarken, Salih amcanın eşi Tülay’a, kızları Eda ve Fatma’ya, oğlu Ömer’e, Abdülhalim ağabey başta olmak üzere tüm ailesine ve sevenlerine başsağlığı dilerim.

Seni hep gülümserken hatırlayacağım. İyi yolculuklar Salih amca...


Mustafa Çolak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder