30 Mart 2017 Perşembe

[Online] ÖLÜMLER, AKAN SU GİBİ, DURMUYOR



Biz hayatta kaldıkça, zamanı gelen eşin dostun ölümlerini görmeye devam edeceğiz. Doğanın yüklediği hüzünlü bir görev, yaşlar ilerledikçe daha dayanılmaz oluyor. Zira bu ölümlerle artık daha sık karşılaşıyoruz. Son bir ayda sırasıyla Mustafa Hasanoğlu’nu, Salih Dede’yi ve Ali Bağdatlı’yı kaybettik.





MUSTAFA HASANOĞLU

“Aga, sana mahallede Kokuç Mustafa derlerdi, değil mi?” diye sordum. Sormaz olaydım. Bir öfke patlamasına şahit olduk, ben ve Gençler Birliği bahçesindeki masanın çevresinde oturan daha beş altı kişi, 1965’ten beri, yani nerdeyse 50 yıldır, kendisiyle karşılaşmadığım Mustafa Hasanoğlu’ndan.

Kokuç ta ne demekmiş, ona Adanalı Mustafa derlemiş, herkes onu öyle bilirmiş, Adanalı Mustafa! Bu isimle ün yapmış. Ben ona nasıl Tokuç dermişim. Kokuç değil, Tokuç! Bu bir hakaretmiş. Oysa ben öteden beri kendisine sempati duyduğu biriymişim. Öksüz büyüdüğüm için. O da öksüz büyümüş. Rahmetli anamı da sevip sayarmış. Şimdi ben ona nasıl böyle hakaret edermişim...

Dilimin ucuna kadar geldi, “A be aga, sana Türkiye’de Gümülcineli Mustafa deseler anlarım. Ama Adanalı Mustafa da ne oluyor? Nereden nereye Adanalı olmuşsun sen?” demek ve takılmak, ama vazgeçtim, onu daha çok kızdırmamak için.

İlk öfke patlaması beş dakikadan öteye uzadı. Bir dakika sonra ben, Tokuç Mustafa’nın öfkesine ancak aldırış etmeyerek karşı gelinebileceğini anlamıştım. Çocukluğumdan bildiğim Tokuç Mustafa hiç değişmemişti. Sözünü keserek araya girdim: “-Karıştırdım aga. Kokuç, evet, bir tütüm tüccarının adıydı. Bir de 17 yaşlarındayken bir motosiklet kazasında ölen benim yaşıtım ve arkadaşım Kokuç Hüseyin’in aramızdaki takma adı. Dulkarı’nın küçük oğlu. Kerhane mahallesinde otururlardı, hatırlar mısın bilmem. Sana, doğru, Kokuç demezlerdi, karıştırdım, Tokuç derlerdi, düğlek kafalı olduğun için.”... Yeni bir öfke patlaması Tokuç Mustafa’dan.

Sohbetimiz iki saatten çok sürdü. Benim komünistliğimden girdik, onun sayesinde (?!) Tahsin Salihoğlu’nun nasıl BTT Dayanışma Derneği’nin başkanı ve daha sonra Avcılar belediye başkanı seçildiğinden çıktık.

Mustafa Hasanoğlu ve Tahsin Salihoğlu, Öte’de derin devletle “içerlikli” iki Celalbayarlı, ikisi de aşırı milliyetçi ve aşırı sağcı elbette. Salihoğlu, Patrikhane kuşatmasıyla ün yaptı ve 1989 seçimlerinde Azınlıkta “bağımsızlar” (daha doğrusu Sadık Ahmet) lehine Türkiye’de yürütülen kampanyanın başında ve Azınlıkta estirilen terörün en başındaydı. Hasanoğlu’nun ismi Adana’ya yerleşik olduğu için pek duyulmazdı. Yoldan çıkan Sadık Ahmet’i, 1995’in başlarında terbiye etmek üzere onun tercih edildiğini öğrenmiştik. Bu görevi ondan daha iyi yerine getirecek birisi bulunamazdı. Bu yüzden İsmail Rodoplu ve Hasan Hatipoğlu’nun takdirlerini kazanmıştı...

Sohbetimize gelelim. Siniri burnunun ucunda, bazen isteyerek bazen istemeyerek sık sık kızdırdım onu.

Celal Bayar’da rahmetli Enver Kasapoğlu’yla aynı sınıftaydılar. Kasapoğlu, İskeçe Azınlık Lisesinde Türkçe öğretmeniydi, benim de sevgili agalarımdan. Onunla çok yakın arkadaş olduğunu tekrarladı birkaç kez, sanki hayattaymış gibi. Bunun üzerine ben de ona bir anımı anlattım. “Aga, hatırlıyor musun, Celal Bayar’da sınıflararası futbol turnuvası düzenlenirdi. 1961’de sen 6ncı sınıftasın, ben 1incideyim. Okulun futbol sahasında 6ncı sınıfla 5inci sınıf karşılaşıyor. Mahallelerden gelen çok ta seyirci var. Sen sınıf takımının kalecisisin. Enver Kasapoğlu forvet, iyi futbol oynardı, Gençler Birliği’nde de oynadı, Yabacıklılar, Raimler, Avcıoğulları ile birlikte. 5inci sınıf takımında İskeçeliler çok. Ve maçta kavga çıktı. 5inci sınıfın İskeçelileri 6ncı sınıfın İskeçelisi Enver Kasapoğlu’na çullandılar ve onu adamakıllı dövdüler. Sen kavgaya karışmadın, kalende karşıdan baktın. Maç tatil edildi ve sınıflararası futbol turnuvası bir kez daha yapılmadı. Ali Bozkurt’u hatırlıyorum, Kırmahalle’de kendi kahvesinde seni kınıyordu, ‘Bizim kabadayı Mustafa arkadaşları dövülürken o seyirci kalmayı tercih etti’ diyerek”. Tokuç Mustafa, hayret, o kavgayı hatırlamıyordu.

Bir başka olayı daha hatırlamadı. Yıllar 1965 olmalı, biz Celal Bayar’ın son sınıfındayız, Tokuç Mustafa edebiyat fakültesinden yeni mezun olmuş, Gençler Birliği’nde karşılaştık. Birkaç öğrenci arkadaşla birlikte kulübün kütüphanesinde toplandık, bize Celal Bayar’a edebiyat hocası olarak tayin edilme ihtimalinden bahsetti, edebiyat dersini nasıl düzenleyeceğini anlattı. Bu olayı da hatırlamıyordu.

Onu bir kere daha görmedim, 2013’te bu anlattığım karşılaşmaya kadar. Adana’dan İstanbul’a yerleşmiş ve artık her yıl Gümülcine’yi ziyaret ediyormuş. Kalfa köyündeki kız kardeşi ve akrabalarını ziyarete geliyormuş.

Mustafa Hasanoğlu’yla son olarak geçen yıl Ağustos sonlarında yine Gençler Birliği bahçesinde karşılaştık. Gümülcine’de olduğunu ve beni sorduğunu öğrenmiştim. “Kavga edecek bir başkasını bulamamış mı?” diye takıldım bana haberi getirene. G. Birliği bahçesinde etrafında 10 kişiye yakın bir topluluk vardı ve durmadan o konuşuyordu. Beni görünce “Oo FETÖ’cü gel bakalım” diye laf sokuşturdu. Dedim ya, Tokuç Mustafa içerliklidir diye, benimle ilgili hafiye raporlarının 80’li yıllardaki gibi artık komünist suçlamasıyla değil de FETÖ’cü suçlamasıyla yapıldığını demek biliyordu. Üstüne varmadım, ama daha sonra onun bana takılmasına yanıt olarak başımdan geçen bir hikayeyi anlattım. Masadaki pareyada sohbet bitinceye kadar gülüş cümbüş engin.

“Aga, senin kadim dostun Tahsin Salihoğlu’nun ben daha 18 yaşındayken MİT ajanı olmamı nasıl engelledi, hikayesini bir anlatayım mı? Onun yüzünden MİT’te karyer yapamadım ben. Senden ajan olmaz diye reddettiler. Salihoğlu’nun bana yaptığı kötülükten belki ruhunun bile haberi yoktur. Ama ajan olamadıysam onun yüzünden.” Hikayeyi anlattım. Uzunca olduğu için burada tekrarlamak istemiyorum. Mustafa Hasanoğlu da kabul etti, “İyi yapmışlar da seni reddetmişler. Senden MİT’çi olmaz.” Kendisi tabiî bu iş için biçilmiş kaftandı. Bütün pareya gülmekten kırılıyorduk.

Neşesi ve sağlığı yerinde görünüyordu. Altı ay sonra facebook’ta Ali Kadri Güveli onun karaciğer kanseri teşhisiyle İstanbul’da tedavi gördüğünü ve vaziyetinin ağır olduğunu yazıyordu. Birkaç gün sonra öldüğünü haber verdi. Kırmahalle camilerinde selasını dinledim.

Allah rahmet eylesin.



SALİH DEDE

Dede kardeşlerin küçüğü Salih, henüz 53 yaşındayken İstanbul’da beyin kanamasından öldü.

Salih Dede, Batıtrakyalının olumlu ve olumsuz birçok özelliklerini üzerinde toplamış cin gibi bir çocuktu. Türkiye’deki siyasetle yakından ilgilenirdi. Azınlık konusuyla ayrıca ilgilenir ve azınlık sorunları hakkında ilginç görüş ve öneriler dile getirirdi.

Örneğin: Son birlikte oluşlarımızda ısrarla Pomak sorununu deşiyor ve çok uzakta olmayan bir gelecekte Balkanlar’da bir Pomak hareketinin doğacağını öngörüyordu. Dolayısıyla bu harekete şimdiden sahip çıkmak, onu desteklemek ve yönetmek gerektiğine işaret ediyordu. Onu da beni de aşan bir sorundu bu. O da zaten bu işe Türkiye’nin el atabileceğini ima ediyordu. Yoksa bir başka güç tez davranıp o sahip çıkacaktı...

Yorum yapmak istemiyorum. Salih Dede’nin kafasının nasıl çalıştığına dair bir örnek veriyorum. Sonunda benim çok eskiden verdiğim ironik hükme geliyoruz yeniden: Her Batıtrakyalı içinde bir Gâvur Ali gizler.

AKP iktidarı öncesi “derin devlet” denilen mefhumun Azınlıktan sorumlu çekirdeğiyle yine Salih’in arabuluculuğuyla görüşmüştüm. Azınlık bu kadar küçük bir toplum olmasına rağmen kendi siyasî kişiliğini geliştirmelidir fikri bu görüşmeden sonra bende kesin bir hal almıştır. Bu, aynı zamanda şu demekti: Sorunları ve çıkarları söz konusu olduğunda, Azınlık, Koca Kapı’nın karşısında taraf olarak yer almalıdır, yanında kupay olarak değil.

Siyaseti gizli ve karanlık bir iş gibi görürdü Salih, entrikaların ve komploların döndüğü bir alan gibi. Onun için içine girmekten korkar, hep kenarında kalmayı tercih ederdi. Türkiye’deki o süregelen güvensizlik ortamında Gülen Cemaatinin kendisine güven duygusu verdiğini görüyordum. Hiç olmazsa bana o izlenimi veriyordu. Hizmet Hareketinin faal üyesi, 20 yıldan çok süren dostluğumuz boyunca, bana Cemaat hakkında pek az konuşmuştur. Ama bana ve okumayı seven rahmetli anama birer ikişer Fethullah Gülen’in neredeyse tüm eserlerini taşıdı.

(Bugünkü Türkiye ortamında Fethullah Gülen’in 1 kitabını elinde bulundurmak, 10 kalaşnikof ve 500 kilo patlayıcı bulundurmaktan daha tehlikeli ve daha büyük terör suçu (!!!). Erdoğan’ın Türkiye’sinde Fethullah Gülen’in kitaplarının başına gelen, Hitler’in Almanya’sında Marks ve Engels’in ve Yahudi yazarların kitaplarının başına gelmemiştir. Eniştemiz eski futbolcu Arif Erdem’in Fethullah Gülen’den bir şiir okurken çekilmiş videosu, bir süre önce Türkiye’de havuz medyası tarafından bir hıyanet örneği (!) gibi sergilendi. Bunun üzerine ben de inat olsun diye Salih Dede’nin bana hediye ettiği F. Gülen’in KIRIK MIZRAP başlıklı şiir kitabından bu köşeye bazı şiirlerini koymaya karar verdim, ama şiir kitabını kitaplarımın dağınıklığı içinde bir türlü bulamadım. Bulduğum zaman Fethullah Gülen Hocaefendinin şairlik yönünü size anlatacağım. Merak edenler kimseye görünmeden gizlice okuyabilirler.)

Cemaatin başlıca yayın organı ZAMAN gazetesinde kısa bir süre köşe yazarlığı yaptım, Salih Dede’nin önerisiydi.

Hiç unutur muyum, 1996 yazında Salih Dede’nin İstanbul’dan İpsala sınır kapısına beni almaya gelişini tam 10 yıllık bir giriş yasağından sonra? Ve sınırda benimle birlikte 6 saatten çok beklediğini o Ağustos sıcaklarında? Giriş yasağım kaldırılmıştı, ama karar henüz sınıra iletilmemişti ve oradaki komiser “Yoh!” diyordu başka bir şey demiyordu. Üstelik ben Yunan Masasının davetlisi olarak Ankara’ya gidiyordum, Türk sınırında takıldım. Komisere bir ara “Bana bu giriş yasağı niye konmuş, bilgisayara bir bakar mısın?” diye sordum. Kendi gözlerimle okudum, 1987 Aralık ayının bilmem kaçında muzır faaliyetlerim yüzünden Türkiye’den sınır dışı edilmişim. “Böyle bir olay yok” dedim polise, “Ben 1966’dan beri 30 senedir Türkiye’ye bugün ilk defa geliyorum.” Sade bir soydaş hakkında böyle kuyruklu bir yalana tenezzül ettiği için Koca Kapı’nın devlet olarak ciddiyeti gözlerimin önünde kağıttan kale gibi devriliverdi.

Salih Dede’nin Türkiye’de daha birçok kez yardım ve desteğini gördüm, ama bunların aramızda kalmasını isteyeceğini biliyorum. Onunla son kez 2007 yılında İstanbul’a Selanik Akıl Hastanesinden bir grupla meslekî bir ziyaret için gittiğimizde karşılaştık.

Ardından bir süre sonra, aramızda hiçbir şey geçmediği halde, Salih’in facebook’ta yazdıklarından bana kızmış olduğunu farkettim. Bana ağır sıfatlar kullanarak saldırıyordu. Saldırıya uğrayan yalnız ben değildim, AZINLIKÇA ve tüm çalışanları yeni derin devletin hedefindeydi. FETÖ yakıştırması daha sonra eklendi. “Ya biat edeceksin, ya da kapanacaksın”. Benim ömrüm zulme karşı direnmekle geçmiştir. Şimdi AZINLIKÇA’daki gençler de direnmeyi öğreniyorlardı. Bu süreçte benim dergideki mevcudiyetimin gençleri daha zor durumlara sokacağını anladığım için sessizce çekilmeyi yeğledim.

Daha sonra, “zulme karşı direnişi yaradılışında olan” bir başka genç Mustafa Çolak ile elele verdik ve BARİKAT’ta yazmaya başladım. Türkiye’deki faşizmden ödül gecikmedi.

Salih Dede’nin saldırılarını şöyle yorumladım: Yeni derin devletin baskısı altında mecbur kalmıştı, ayakta durabilmek için. Kızmadım, onun için yanıt ta vermedim, helal olsun.

Bundan iki yıl önce telefon etti, benden helallık istedi: “-Aga bana hakkını helal et.” “-Helal olsun. Ama sen ne diyorsun be Salih? Benim sende hakkım yok. Senin bende hakkın var. Sen bana hakkını helal et.”

Allah rahmet eylesin.


NOT: Yazı uzadı, Ali Bağdatlı’yı anlatmaya geçmeyeceğim, Başka zamana kaldı.


İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder