14 Mart 2017 Salı

[Online] TÜRKLÜĞÜN BÜYÜK İNTİKAMI





İNGİLİZ KEMAL’DEN SONRA EN BÜYÜK TÜRK CASUSU

GÂVUR ALİ’NİNAKIL ALMAZ MACERALARI


mizahî hikaye



Mizahî olmayan bazı bilgiler

29 Ocak 1990 pogromunun ardından açıklama yapan Yunan hükümet sözcüsü, Gümülcine’deki olayların Tükiye tarafından çıkarıldığını iddia etti. Bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak üzere, birkaç gün sonra T.C. Gümülcine Başkonsolosu Kemal Gür “istenilmeyen adam” ilan edildi ve Yunanistan’dan sınırdışı edildi. Olayların simgesel sorumlusu simgesel olarak cezalandırılmıştı.


Pogromdan birkaç ay sonra Türkiye’yi ziyaret eden sabık milletvekili Mehmet Müftüoğlu, oradan kendisini dehşete düşüren bir izlenimle döndü. Türkiye’ye yerleşmiş eski liseli arkadaşlarından bazılarıyla görüşmüş, o dönemde azınlık konusunda “astıkları astık, kestikleri kestiktir”, ve Gümülcine pogromunu tartışmışlar. “Biliyor musun” dedi, “kendi cancağızları güvende olan o sorumsuzlar neyi arzu ediyorlarmış? O karışıklıklarda bazı soydaşların öldürülmesini! Daha iyi olacakmış! Kimse öldürülmediği için utanmadan hayıflanıyorlardı!”

Aşağıdaki mizahî hikaye, başlıca bu iki nokta üzerine kurgulandı. Ama yalnız onlar üzerine değil. Hikayede Hasan Hatipoğlu’nun 29 Ocak 1990’ı “Azınlığın en mutlu günü” olarak ilan etmesi, bu arada Azınlık içinde üretilen demagojik ve popülist söylem, bir hafta önce psikolojik sorunları olan bir soydaşın cinnet geçirerek Gümülcine hastanesinde bir Hıristiyan vatandaşı ağır yaralaması gibi pogrom çerçevesinde cereyan etmiş daha birçok gerçek olay da hicvedilmeye çalışıldı. Yaralanan vatandaş 20 gün sonra öldü, ama 29 Ocak günü henüz hayatta olduğu halde öldüğü söylentisi yayıldı ve bu söylenti “Türkler Yunanlıları katlediyor” diye Hıristiyanları kışkırtmakta kullanıldı. O günlerde biri Türk öbürü Yunan iki terör örgütünün ortaya çıkışını ve faaliyete başladığını ayrıca zikretmek gerek. Bu işten anlayanlar, gerçekte iki örgütün aynı kişilerden oluştuğunu iddia ediyorlardı. O günlerde iki camiye konulan bombalar, terörün en etkileyici eylemleri olarak kayda geçti.

“TÜRKLÜĞÜN BÜYÜK İNTİKAMI” başlıklı mizahî hikaye, 29 Ocak 1990 pogromunun birinci yıldönümü için yazılmıştı. Yayımlanacak yer bulunmadığı için kalmıştı. Trakya’nın Sesi gazetesinin eki olarak bir broşür gibi yayımlanmak ikinci yıldönümüne kısmetmiş (1992). 2006’da Azınlıkça dergisnde yeniden gözden geçirilerek ikinci kez yayımlandı. Bu üçüncüsü, ikincisinin aynısıdır.



Ön söz

Bundan bir yıl önce, 29 Ocak 1990 günü, fanatik milliyetçi Hıristiyan Yunanlılar, Komotini’de Müslüman Türkler aleyhinde bir pogrom hareketine giriştiler.

Bu olay, daha ilk günlerden itibaren, Yunan Yönetimini azınlık konusunda şimdiye kadar en çok sıkıştıran bir baş belası, bir bumerang halini alacaktı. Buradan öte artık her fırsatta öne sürülüp kakılacak, Yunanistan’ın bunca önem verdiği dıştaki görünümünü bozacaktı. Örneğin, son olarak Amerika Dışişleri Bakanlığının Kongreye sunduğu dünya ülkelerindeki insan haklarıyla ilgili raporunda 29 Ocak olaylarına yer verildi ve bu münasebetle Yunanistan’ın azınlık politikası eleştirildi. Daha önce Avrupa’dan protesto sesleri yükselmiş ve Türk Azınlığının insan haklarını çiğnediği için Yunanistan kınanmıştı. Pogromu tabiî ilkin Türkiye uluslararası çeşitli kuruluşlara şikayet etmeye koştu ve Türklere yapılan baskının kaldırılmasını istedi. Özetle, bu pogrom olayıyla Türk azınlık sorunu ilk kez uluslararası gündeme girdi. Yunanistan her taraftan hesap vermeye çağrılıyordu.

Pogromu planlayıp uygulayanlar, besbelli, onun yaratacağı uluslararası yankıları ve yanetkileri iyi hesap edememişlerdi. Bir yorumcunun işaret ettiği gibi, Yunanistan ile Türkiye arasında bitmek bilmeyen boks maçında Türkiye çoktandır ilk defa böylesine net olarak bir raunt kazanıyordu.

Atina’daki bazı yetkililer durumun inceliğini çabuk kavrayıp tepki gösterdilerse de, iş işten geçmiş, olanlar olmuştu. Nitekim dönemin koalisyon hükümetini oluşturan partilerin temsilcileri ve hükümet sözcüsü, o günlerin telaşı içinde Komotini’deki olayları çıkartmakla Türkiye’yi suçlamaya koşmuşlardı: “Olaylarda Yunanistan’ın hiçbir sorumluluğu yoktur. Bütün suç Türkiye’de!”

Neydi şimdi bu demeç böyle, damdan düşercesine? Politik manevra mıydı, suları bulandırmak için, altıncı hissin tezahürü mü, yoksa tarihî gerçeğin kendisi mi? Fakat Yunanlı yetkililer böyle bir iddiayı ileri sürerken onu destekleyecek ve inandırıcı kılacak herhangi bir delil gösterme ihtiyacını hissetmiyorlardı. Çünkü böyle bir delil yoktu. Pogromu Türkiye düzenlemiş. Neden? Bu sorunun cevabı vardı. Zira bu işten o yararlanmıştı, Yunanistan’ı uluslararası kuruluşlarda zor duruma düşürerek. Ama nasıl düzenlemişti? İşte bu soruya cevap bulunamıyordu.

Şöyle bir varsayım yapılabilirdi: Ya soğuk savaş sona ermemiş olsaydı? O zaman politikada egemen olan modaya uygun olarak pogromu kimin düzenlediği konusunda değişik iki iddia gündeme gelecekti. Bunlardan biri olaylarda Amerikan parmağını arayıp bulacak, öbürü de suçu komünistlere yükleyecekti. Tabiî yine hiçbir delil gösterilmeden.

Demek istiyoruz ki, politika denilen sanat, gerçekte neler olup bittiğini kaydeden ve ona göre değerlendirmeler yapan bir çeşit tarih ilmi değildir. Politikanın konusu, olanlar değil, olması istenenlerdir. Politikada gerçek çok izafî bir durum olup, doğrudan doğruya günün modasının etkisi altında biçimlenmektedir. Gerçi modanın tabiatının özü değişkenliktir. Oysa Yunan politikasında Türkiye modası durağanlığıyla bir istisna teşkil etmektedir. Dolayısıyla, Yunanlı yetkililer pogromu Türkiye’nin düzenlediğini iddia etmekle modaya en uygun bir şekilde hareket ediyor ve çok tutarlı bir politika izliyorlardı. Delile ne hacet var? Tarih yazmıyoruz ki, politika yapıyoruz. Yunanistan’da başka türlüsü düşünülemez. Onun için, “pogromu Türkiye düzenlemiştir”, oybirliğiyle ifade edilen bu siyasî konum ve ilgili söylem, basın ve kamuoyu tarafından takdirle karşılanmış ve alkışlanmıştır. Bu arada yükselmek isteyen bazı çatlak sesler de gerektiği gibi susturulmuştur.

Politika yapmak, tarih yazmak değildir dedik. Gerçi bir tarih araştırmacısının aklına şöyle sorular takılabilir: Yani 29 Ocakta Hıristiyan Yunanlıları Türkiye örgütleyip te Müslüman Türklerin üzerine mi salıvermiştir? Yoksa Hıristiyan kılığındaki saldırganlar aslında Ankara’nın direktifiyle hareket eden Türk ajan ve casusları mıydı? Bir başka deyişle pogromu kendi aleyhlerinde azınlık Türkleri mi gerçekleştirdiler de sonra Hıristiyanların üstüne attılar? Peki bu arada emniyet kuvvetleri ne yapmışlardı? Saldırganları niye engellememişlerdi? Niye kimseyi yakalamamışlardı? Yoksa polis kılığındaki kişiler de Türk ajanları mıydı?... Olayı Türkiye nasıl düzenlemiş olabilir, bunun delilleri nerede? Bir tarih araştırmacısının sorabileceği buna benzer soruların cevabı yok tabiî. Zira daha baştan açıkladık, burada politik bir iddia ve tavır söz konusudur. Politik iddia başka şey, tarihî gerçek başka şeydir.

Peki ama 29 Ocak 1990 pogromunun altında yatan tarihî gerçek nedir? Gerçeğin gerçeği. İşte ilk defa olarak bugün size bu gerçeğin gerçeğini ifşa edeceğiz.

Artık herkesin kabul ettiği bir şey varsa, o da 29 Ocak olaylarında Yunan hükümetinin, devlet organlarının ve emniyet teşkilatının şeytanca bir oyuna getirildiğidir. Bu tuzağı kim hazırlamış, bu oyunu kim oynamıştı? Hangi şeytanî zekâ?

Fransızların meşhur bir sözü vardır: “Cherchez la femme”. Bir yerde bir entrika döndü mü, bir karışıklık ve kavga çıktı mı, o işin altında “kadın arayınız” anlamına gelir bu söz. Batı Trakya’da Türk Azınlığı arasında buna benzer bir söz dolaşır. Bir halk inancıdır bu, bir efsane. Azınlık konusunda Yunan Yönetimi sıkıştı mı, bir gaf işledi mi, Türklük bir galibiyet kazandı mı, o işin altında mutlaka Gâvur Ali’yi bulursunuz. “Cherchez Gâvur Ali” derler.

İki gün önce hükümet sözcüsü itiraf etmek zorunda kaldı: “Yunanistan’ın başında iki bela var” dedi. “Biri, Atina’daki 17 Kasım Örgütü. Öbürü de Batı Trakya’daki Gâvur Ali.”


Tarihî ifşaat

29 Ocak 1990 Pazartesi. Batı Trakya Türklüğü tarihinin en mutlu gününü yaşıyordu.

Son ayrıntısına kadar büyük bir dikkat ve itina ile hazırlanmış senaryo başarıyla sahneye konmuş, saat gibi tıkır tıkır işlemeye başlamıştı.

O gün Gümülcine’de Türklere ait dükkânlar, mağazalar ve işyerleri gözü dönmüş Hıristiyanların saldırısına uğruyor, kırılıp dökülüyor ve yağmalanıyordu. Bir yere sığınıp gizlenmeyi başaramayan Türkler yolda yakalanınca bir güzel dayaktan geçiriliyorlardı. Binlerce öfkeli Hıristiyanın avaz avaz hep bir ağızdan bağırdıkları slogan ortalığı çınlatıyor, dalga dalga yükseliyor ve Batı Trakya’nın dışına taşıyordu: Türkler Trakya’dan kıra! Türkler Trakya’dan kıra!

Türkler, köy kınagecelerinde köylü gençler ile kız bakmaya giden kasabalı gençler arasındaki geleneksel kavgalarda söylenen bir sözü çağrışım yaparak yeniden duyar gibi oldular: Kasabalılar kıra! Köy kınagecelerinde bu sloganla başlayan nice çatışmalar hatırlıyordu her biri.

O gün Batı Trakya Türklüğü sanki hep birden bir kınagecesinde eğleniyordu. Düğün yapıyor ve bayram kutluyordu. Yeni bir bayram ve yeni bir zafer. 29 Ocak 1990 Pazartesi. Batı Trakya Türklüğü mutluluğunun en tarihî gününü yaşıyordu.

Hazırlanan senaryo uyarınca o gün Türklük sayısı sekiz onu çok aşmayan şehit vermeye de çağrılıyordu. Böylelikle zafer perçinleşmiş olacaktı. Şehitsiz zafer olmazdı ki.

Tabiî olaylarda dükkânları tahrip edilip yağmalanan, dövülüp yaralanan ve hele o gün belki hayatını kaybedecek soydaşlardan bu nedenle Türklüğün kazandığı zaferin ve bu zaferin mutluluk ve gururunun bilincine varmaları o anda beklenemezdi. Ama bunun hiç önemi yoktu. İşte böyle, onların bilmemeleri ve anlamamaları gerekiyordu. Halk kitlelerinin tarih içindeki rolü buydu. Felakete uğramak ve tarih yaratmak, fakat neye uğradığını anlamadan. O felaketler sonradan kutsal ülkülere ve belirli kişiler için zaferlere dönüşür. Yoksa kitleler her şeyin baştan planlandığını bilseler ve neye uğrayacaklarını anlasalar, o zaman tarih te durur, yerinde sayardı veya yön değiştirirdi. 29 Ocak zaferine asla ulaşılamazdı.

Gâvur Ali’nin nasıl bir plan kurduğundan, gelişmeleri bugünkü noktaya nasıl vardırdığından ve neyi amaçladığından Batı Trakya Türklerinin haberi yoktu. Olmaması gerekiyordu. Kahramanlık ve casusluk ayağa düşemezdi.

***

Daha bir ay öncesinden çıkarılan ilan, Batı Trakya’nın en ücra köşesine kadar iletildi. Karasu’dan Meriç’e kadar, Rodop Balkanlarından Trakya Denizine kadar duymayan kimse kalmadı. O gün Gümülcine’de Eski Cami’de Türklüğün Büyük Mevlidi okunacaktı. Türklük ve Müslümanlık adına herkes iştirak etmeye çağrılıyordu. Cami kapılarına ve kahvelere asılan ilan, kısa, öz ve duygulandırıcı idi.

“Ey Batı Trakya Türkü!

Türk ve Müslüman olduğunu ispat etmek içün,

Uğradığın baskı ve ayrımları telin etmek içün,

Çektiğin çileyi haykırmak içün,

Bastırdığın duyguları taşırmak içün,

Mücadeleni başlatmak içün,

Kurtuluşunu terennüm etmek içün,

Gel!

29 Ocakta Eski Cami’de okunacak Türklüğün Büyük Mevlidine mutlaka gel!”


İlk kıvılcımın çakmasına, her nasılsa, bu ilan sebep oldu. Ardından zincirleme tepkiler geldi. Hıristiyanlar arasında önce bir söylenti çıktı, çabucak her tarafa yayıldı. “Türkler ayaklanıyormuş, davranın!” Bu söz artık alıp yürüdü. Yerel Yunanca gazete ve radyolar her gün bu konuyu işliyordu. “Yetişin Türkler!” Olaylar ve gelişmeler birbirini izledi. Toplantılar yapılıyor, demeçler yayımlanıyor, her kafadan bir ses çıkıyordu. “Müdafaaya mı hazırlanalım, yoksa saldırıya mı geçelim” sorusu tartışılmaya başladı. Sonraki günler Hıristiyanlar arasında gerilim gittikçe arttı, patlama noktasına geldi ve sonunda mevlit günü Türklerin üzerine patladı.

Mevlide çağrı ile başlayıp bir ay içinde pogrom ile sonuçlanan olay ve gelişmeler, sanki bir bilgisayar programından çıkmıştı. Başlangıcından itibaren öylesine düzenli bir şekilde tırmanıyordu ki, tıkır tıkır hiç aksamadan. Sanki bu olup bitenler, o bilgisayarın düğmelerine basan görünmez bir el tarafından yönetiliyordu. Kime ait olabilirdi bu el?

***

Batı Trakya’da, özellikle Gümülcine’de, Hıristiyan kesim bir aydır kaynıyordu. Gün geçmiyordu ki, Hıristiyanları kâh öfkelendiren kâh korkutan, ama her defasında azınlık Türkleri aleyhinde kışkırtan bir veya birkaç yeni olay öğrenilmesin. Yunanca gazeteler bu haberleri manşetten veriyor ve okuyucuların huzursuzluğunu artıran varsayımlarla süslüyorlardı. Yerel radyolarda yorumlar yapılıyor, dinleyicilerin öfkeli demeçleri yayımlanıyordu. Kahvelerde ve diğer toplantı yerlerinde hararetli tartışmalar oluyordu. O günlerde Gümülcine’de alelacele yerel bir televizyon vericisi bile kuruldu. Politik kariyer yapmak isteyen kişiler için kendilerini gösterecek, isimlerinden söz ettirecek kaçırılmaz fırsatlar doğmuştu. Onlar, her olayın ardından hemen gazete ve radyolara koşup Türkleri suçlayan ve Hıristiyanları mücadeleye davet eden demeçler veriyor, duyurular bastırıyor ve millî mücadelecilikte birbirleriyle yarış ediyorlardı. Böylelikle seçmenin gözüne girmeyi umut ediyorlardı. Atina’daki hükümet, herkes tarafından Trakya Hıristiyanlarını kendi kaderlerine terketmekle suçlanıyor ve son anda bile olsa bu yeni Türk tehlikesine karşı esaslı önlemler almaya davet ediliyordu. İstemlerin çoğu ekonomik içerikli idi. Hükümetin Trakya Hıristiyanlarına daha çok yardım etmesi, daha çok faizsiz kredi vermesi, Trakya’dan vergiyi kaldırması veya hiç olmazsa azaltması, millî maksatlı yatırımları hızlandırması gibi şeyler talep ediliyordu. Bu arada çeşitli dernek ve kuruluşlar kendi aralarında toplantılar düzenliyor, son dönemde beliren bu millî tehlikenin nasıl bertaraf edileceği konusunda önerileri tartışıyor, halka hitaben açıklamalar çıkarıyorlardı. Kilisenin öncülüğünde çeşitli millî kuruluşlardan temsilcilerin katıldığı ortak toplantılar da yapılıyordu. İsminden en çok bahsedilen kişi Komotini Despotuydu. Despot, aşırı bir faaliyet içine girmişti. Toplantılara başkanlık ediyor, konuşmalar yapıyor, Hükümete mektuplar yazıyor, kısacası cemaatini cesaretlendirmeye ve örgütlemeye çalışıyordu. Bazıları ona daha şimdiden Trakya’nın Makarios’u sıfatını layık görüyor ve Hıristiyanların kurtarıcısı gözüyle bakıyorlardı... Gümülcine’de Hıristiyan kesim çalkalanıyordu. Son günlerde durumu yerinde incelemek ve Hıristiyanları yüreklendirmek üzere Atina’dan bir Bakanın bile Gümülcine’ye geldiği duyuldu, hem de millî konularda hassasiyetiyle bilinen genç ve dinamik Dışişleri Bakanının kendisinin.

Hıristiyanlar arasında gerilim son haddine varmıştı. Mahalle ve köylerden gönüllüler tespit edildi, onlara 29 Ocak için hazır olmaları bildirildi. Karar alınmıştı ve son toplantı bir gün önce yapıldı. 29 Ocak sabahı erkenden köylere giden otobüsler şehre inecek gönüllüleri topladı. Türklere ders verme zamanı gelmişti. Aya İrini Kilisesi önünde nümayiş başlıyordu.

Hıristiyan kesim böyle karışırken, bütün bu olup bitenleri büyük bir soğukkanlılıkla izleyen biri vardı. Hazırladığı senaryonun son perdesini sahnede oynatan usta bir yönetmen kadar kendinden emin, ne yaptığını bilen ve rahat hareket eden bir kişi.

***

Hıristiyan kesim fırtınaya tutulmuş deniz gibi dalgalanırken, aynı anda Türk Azınlığı, bütün bunlardan habersiz, günlük yaşamını ne varmış ne yokmuş gibi sürdürüyordu. Herkes işinde gücünde idi. Daha hiç kimse bir şey farketmemişti. Yönetimin yıllar boyu verdiği uğraş ve aldığı önlemler, Azınlığı çoktandır gettolaştırmış ve kapalı bir kutu haline getirmişti. Bu kutuyu önce Yönetim dışarıdan sıkı sıkıya kapamış, sonra üzerindeki kapağı Azınlığın kendisi içeriden çekip iyice sağlamlaştırmıştı. Batı Trakya’da iki toplum yan yana ve iç içe idi, ama her biri kendi dünyasında yaşıyordu. Aradaki köprüler kopmuş, ilişkiler soğumuş, karşılıklı bir kuşkuculuk ve husumet gelişip yerleşmişti. İki toplumun yaşam çizgileri hiçbir noktada karşılaşmaz olmuştu.

Türk Azınlığı, itildiği köşede içine kapanmış bir şekilde yaşıyordu. Hıristiyanlar arasında neler olup bittiğinden hiç haberi olmazdı. Zaten böyle şeylerle ilgilenmezdi de. Hoş, ilgilenecek olsa bile, bütün iletişim yolları kapalıydı. En hafifinden “sana ne oluyor, Trakya bizim, sorunları da bizim, sen bir yabancı ve misafirsin, karışma” gibilerden bir yanıt alırdı. Toplumsal yaşamın her kesiminden dışlanmıştı Azınlık. Ne Yunanca yerel gazeteleri okur ne de radyoları dinlerdi. Çünkü onlar, saldırmak ve hakaret etmek için olmadığı zaman, Türk Azınlığı ve sorunlarından hiç bahsetmezlerdi. O yüzden Türkler, son haftalar içinde Hıristiyanlar arasında kendilerine karşı husumetin gittikçe artmakta olduğunu farketmiyorlardı. Mevlit günü Azınlık aleyhinde genel bir pogrom hareketi planlandığını öğrenmemişlerdi, böyle bir şeyden işkillenmemişlerdi bile. Yoksa öğrenmiş olsalardı, 29 Ocak günü mevlit toplantısına gitmezlerdi, Azınlık aleyhindeki pogrom da gerçekleşmezdi.

Böylece herkes, 29 Ocakta Eski Cami’de okunacak mevlit için davetiyesini almış, kendisini orada neler beklediğinden habersiz, mevlit toplantısına katılmaya hazırlanıyordu.

Hıristiyanlar arasında yer yerinden oynarken, Türkler aleyhinde tehditler savrulup saldırı hazırlıkları yapılırken, Türk toplumu bunlardan hiç etkilenmiyormuş gibi görünüyordu. Rahat ve soğukkanlı hareket ediyormuş izlenimini veriyordu. Bu hal, Hıristiyanlar tarafından Türklerin bir kararlılık işareti olarak yorumlanıyor ve onları daha çok kızdırıyor vaya daha çok ürkütüyordu. Hıristiyanlar, savurdukları tehditlerin Türklerin kulağına kadar varmadığını bilemiyorlardı.

Gerçi Türklerin arasına bazı söylentiler sızmıştı. “Hıristiyanlar Eski Cami’de mevlit okunmasına karşı çıkarlarmış. Mevlit toplantısını engellemeye çalışacaklarmış...” “İlk defa mı karşı çıkıyorlar sanki, onlardan gidip müsaade mi istememiz gerekirmiş?...” gibi yanıtlar verilerek bu söylentilerin yer tutması önlendi.

Ancak son günlerde dolaşmaya başlayan yeni bir dedikodu, Türk toplumunda gerçek bir tedirginlik yaratır gibi oldu. “Hıristiyanlar mevlit günü Türklere saldırmaya hazırlanıyorlarmış.” Bu söylenti iyice yayılıp yol açtığı tedirginlik genelleşmeden onu da aşacak bir yol bulundu. “Korkmayın, bir şey yapamazlar!” Son dedikoduları duymuş bir Türk, 29 Ocakta mevlit toplantısı yapılırsa Hıristiyanlar üzerimize yürüyecekmiş diye korkusunu dile getirmeye kalkınca, birileri çıkıp ona hemen şu karşılığı veriyordu: “Korkma, bir şey yapamazlar! Ha yapsınlar da görelim!” Sonra bu söz alıp verdi, Türk Azınlığının âdeta bir sloganı haline geldi. “Korkmayın, bir şey yapamazlar! Ha yapsınlar da görelim!” Türkler arasındaki tedirginlik bu şekilde daha ilk doğuşunda bastırılmış oldu.

29 Ocak 1990 Büyük Mevlit günü Türkler, Batı Trakya’nın köy ve kasabalarından çekilip Gümülcine’deki Eski Cami’ye akın ederlerken, kendi kendilerine cesaret vermek istercesine, getirilen tekbirlerin arasında aynı sloganı tekrar ediyorlardı: “Korkmayın bir şey yapamazlar! Ha yapsınlar da görelim!”

***

Son bir ay içinde Hıristiyanları Türk Azınlığı aleyhinde kışkırtan büyük küçük o kadar çok olaylar çıktı ki, öyle gelişmeler oldu ki, bunların tümünü sırasıyla kaydetmek mümkün değil.

Bir gece kimliği bilinmeyen kişiler, Gümülcine’de Dedeağaç’a doğru şehrin çıkışındaki büyük asfalta kırmızı boyayla şu yazıyı yazdılar: “Batı Trakya Türktü, şimdi de Türktür, ilelebet Türk kalacak ve yakında Türkiye’nin olacaktır!” Altındaki imza: “Fatih’in Torunları”. Yazıyı polis hemen sildi. Kimse yerinde görüp okuyamadı, ama herkes öğrendi. Bir tek slogandan ibaretti, ama Hıristiyanları can damarından vurmuştu. Büyük yankılara yol açtı ve haftalarca gündemden inmedi. Artık her tartışmanın, her yorumun sonunda hep aynı soru soruluyordu: “Türkler niyetlerini ve planlarını açıkladılar. Fakat biz ne yapıyoruz? Ne duruyoruz?” Bu soruyu soranlar, cevabını da yine kendileri veriyorlardı: “Ey Yunanlılar! Düşman ante portas! Trakya elden gidiyor. Uyanın! Davranın!” Böylece, aslını kimsenin görüp okumadığı bir slogan, haftalar boyu Hıristiyanların üzerinde bir hayalet gibi dolaştı, gece rüyalarına girdi ve toplu bir kâbus halini aldı.

Sonraki günler Gümülcine’de duvarlar mavi yazılarla doldu: “Batı Trakya Yunandır ve Yunan kalacaktır! İstanbul da Yunandır, Doğu Trakya da, İzmir de, Pontus da, Kıbrıs da Yunandır ve yine bir gün Yunanistan’nın olacaktır!” Bu defaki imza da şöyleydi: “Paleologos’un Torunları”. Duvarlara, otöbüs duraklarına, yollara mavi boyayla daha başka sloganlar da yazıldı ve bunlar kimse tarafından silinmedi. Bunların arasında en çok dikkati çeken bir sayı idi, bir tarih: 1955. Gümülcine’de artık 1955’in yazılmadığı duvar kalmamıştı. Bu tarih, Hıristiyanlar arasındaki kaynaşmanın yönünü ve hedefini gösteriyor ve yakında neler olacağını haber veriyordu.

Bütün bu gelişmeleri tek elden yöneten ve yönlendiren kişi, o şeytanî zekâ, bir ip ucu vermişti, ama kimse farketmedi. O karışıklıkta zaten farkedemezdi. Batıtrakyalı Türkler, otuz beş yıl önce o tarihte İstanbul’da neler olup bittiğini anımsamıyorlardı.

....

Bu slogan savaşı yetmezmiş gibi, ardından bir de Batı Trakya Türk Kurtuluş Ordusu çıktı ve eyleme geçti. Sözlü bir eylemdi bu, silahlı eylemin daha sonra geleceğini haber veriyordu. Batı Trakya’yı Yunanistan’dan geri alacağız diyordu, başka bir şey demiyordu. “Kıbrıs’ı kurtardık. Şimdi sıra Batı Trakya’da. Ey Yavru Vatan! Ana Vatan seni bağrına basmak için sabırsızlanıyor...” Kurtuluş Ordusu, 29 Ocak gününe kadar Hıristiyanları böyle beyannamelerle bombardıman etti. “Ey Batı Trakya Türkü! Kurtuluş günün yakındır. Bayrağımızı Karasu köprüsüne dikeceğiz. Yunanlılar Trakya’dan dışarı ve Karasu’dan öte...” Metinler, besbelli daha etkili olsun diye, Fatih Sultan Mehmet’in bir resmiyle süslenmişti. Yerel Yunanca gazetelere ve tanınmış fanatik Hıristiyanlara tam dört defa benzer içerikli beyannameler gönderildi. Her biri, her Hıristiyanın elinde patlayan bir bombaydı sanki. Öylesine derin etki yaptı, şaşırttı, korku saçıp panik yarattı.

Kurtuluş Ordusu’nun ateşli yazıları Azınlık Türklerine hitap ediyordu. Onları cesaretlendirmeyi, kışkırtıp ayaklandırmayı amaçlıyordu. Ama gariptir, sadece Hıristiyanlara gönderiliyor ve dolayısıyla sadece onların arasında tartışma konusu oluyordu. Üstelik yazılar Türkçe değil, Yunanca idi. İşin bu inceliğine kimse dikkat etmiyor veya dikkkat etmek kimseye el vermiyordu. Azınlık Türklerinin ise Hıristiyan kesime korku saçan bu gizli Türk örgütünden haberleri bile olmamıştı.

Sokaklarda dolaşan tedirgin ve korkulu veya öfkeli yüzlerin arasında bir kişi, yalnızca bir kişi, kimseye farkettirmemeye çalışarak kaytan bıyıklarının altından kıkır kıkır gülüyordu. Yüzünde, yaptığı işten duyduğu derin memnuniyetin işaretleri vardı.

Trakya’da ortalığı ateşe veren Fatih resimleriyle süslü bu beyannameler Atina basınına da gönderildi. Ama birkaçı dışında Atina gazetelerinin çoğu her nedense onlara yer vermedi. Hatta bazıları Yunan gizli servisinin kaba bir provokasyonu diye dudak büktüler. Ama bu kuşku yaygınlaşmadı. Atina basınının bu mütereddit tutumu Trakya Hıristiyanları arasında şöyle yorumlandı: Zaten Atina, millî duyguları körelmiş, rahatına düşkün o günahkâr başkent, vatanın doğudaki uykusuz bekçileri Trakya Hıristiyanlarının azınlık Türklerinden çektikleri çileyi, geçirdikleri daimî bunalımı, karşılaştıkları millî tehlikeyi ve verdikleri millî mücadeleyi ne zaman anlamıştı ki şimdi de anlayabilsin?

Trakya’da Kurtuluş Ordusu adlı gizli örgütün adına uygun terör eylemlerine başlamasından korkuluyordu. Kaç kişiden oluşuyordu bu örgüt? Elinde ne kadar ve ne çeşit silahlar vardı? Neresini vuracaktı?... Resmî dairelerin ve kiliselerin muhafızları artırıldı. Herkes kiliselere saldırı beklerken, o günlerde ilk bomba Tabakhane Camiinde patladı. Ardından Kırmahalle Camii kundaklandı. Bu eylemleri Trakya’yı Müdafaa Cemiyeti adlı bir Hıristiyan örgütü üstlendi. Türk Kurtuluş Ordusu, kendisinden beklendiği gibi herhengi bir terör eylemine girişmedi. 29 Ocak pogromundan sonra ondan bir daha ses çıkmadı. Dört beyanname çıkarmakla yetinmişti. Onlar da yetip arttı.

Trakya’yı Müdafaa Cemiyeti adlı gizli Hıristiyan örgütünün faaliyetlerini uzun uzadıya anlatmayacağız. İki camide bomba patlattı, Hıristiyanları Türklere karşı mücadeleye davet eden bildiriler çıkardı vs. Bu örgütün bildirilerinde ise Bizans’ın son İmparatoru Konstantin Paleologos’un resimleri vardı. Böylece, iki ulusun gönüllerinde sembol olmuş iki savaşçı, 1453’ten sonra şimdi ikinci defa 1990’da yeniden karşı karşıya geliyor ve çarpışıyorlardı. Bu defa 29 Ocak 1990 günü Gümülcine’de galip gelecek olan Paleologos idi. Daha doğrusu, başarıyla sonuçlanan pogromdan sonra ilk izlenim onun galip geldiği yönündeydi. Ancak dünya o kadar değişmiş ve gelişmiş, o kadar yeni anlayışlar, yeni kurallar ve yeni savaş hileleri çıkmıştı ki. Artık herkes hak hukuk ve adaletten söz eder olmuştu. Bilek gücüne dayanan o eski kahramanlıklar kınanır olmuştu. Eski anlayışa göre kendini galip saydığın yerde bir de bakıyordun ki sonunda mağlup çıkmışsın. Paleologos yanılmıştı. Nasıl bir tuzağa düştüğünü, bir savaş hilesine kurban gittiğini ve kazandığı galibiyetin nasıl bir hezimete dönüştüğünü biraz geç farkedecekti. Zafer ikinci defa Fatih’e gülmeye hazırlanıyordu. Tarih tekerrür ediyordu.

Buradaki büyük savaş hilesi, Fatih ve Paleologos’un aynı kişi olmasıydı. Ancak Fatih, daha doğrusu onu simgeleyen, gerçek iken, Paleologos ise onun elinde ve onun yönettiği bir kukla idi. Şeytanî bir zekânın ürünü olan bu savaş senaryosunun başarısı, Hıristiyanları bu kuklanın peşine takıp istenildiği gibi yönlendirmeye dayanıyordu. Hıristiyanlar ilk safhada bu savaştan azınlık Türklerine karşı çok kolay kazandıkları bir zaferle çıkacak, fakat hemen ardından bu zaferin kendileri için gerçek bir hezimete dönüştüğünü göreceklerdi.

....

Sıkıntılı koşullar altında insanların bazen duyarlıkları artar, dikkatleri sivrilir. İnsan ayrıntıcı ve kuşkucu olur. Böyle durumlarda her gün karşılaştığınız bir şeyi sanki ilk defa görüyormuş hissine kapılabilirsiniz. Yine her gün yaşadığınız bir olay, sanki başınıza ilk defa geliyordur. Çünkü o zamana kadar onda hiç farketmediğiniz ayrıntılar keşfetmişsinizdir. Olay, gözünüzde yeni boyutlar, yeni anlamlar kazanmıştır. Sonra da onu değişik bir biçimde yorumlamaya başlarsınız. Sıkıntınız ve güvensizliğiniz duyarlığa, duyarlığınız ayrıntıcılığa, ayrıntıcılığınız kuşkuculuğa götürmüştür sizi. O noktaya geldiniz mi, artık her şeyi kötüye yorma eğiliminizin önüne geçemezsiniz. Gözünüzde dünya değişmiş, güvensiz ve tehditkâr olmuştur. Kendinizi savunmak için önlem almak gereğini duyarsınız. Savunma önlemleri alırken bazen saldırıya geçmek zorunda kalırsınız.

Batı Trakya’da Hıristiyan toplum sıkıntılı günler yaşıyordu. Son gelişmelerden iyice tedirgin olmuş, artık gerçek bir tehditle karşı karşıya kaldığına inanıyordu. Duvarlardaki yazılar, beyannameler, gizli örgütler, Komotini Despotunun açıklamaları, ileri gelenlerin demeçleri, gazeteler, radyolar, dernekler, kuruluşlar... hep aynı yönde bu inancına destek oluyordu. Azınlık Türkleri karşısındaki kuşkuculuğu ve husumeti son haddine varmıştı.

Yerel Yunanca basından örneklik bir okuyucu mektubu seçip gösterelim. “Bir Türk komşum var. Dün akşam alacakaranlıkta onu evinin damında sözde televizyon antenini onarırken gördüm. Bugüne kadar benim de televizyon anteni sandığım alet meğerse casusların kullandığı bir çeşit telsiz cihazı imiş. Durumu derhal polise bildirdim, gelip inceleme yaptılar. Türk, polis gelinceye kadar casusuluk aletini gizlemiş olmalı ki, polis bir şey bulamadı. Bunun üzerine ben de artık o Türkü suçüstü yakalayıncaya kadar yakından takip etmeye karar verdim.”

Bazen polis, yaptığı aramalardan eli boş çıkmıyordu. O günlerde basında yayımlanan bir haberi aktaralım. “Evinde gizli balta bulunduran bir Türk yakalandı. Acaba baltayı kimlere karşı kullanmaya hazırlanıyordu? Yakalanan baltalı Türk tabiî bu soruyu cevaplandırmayı reddetti.”

Bir başka Hıristiyan da bir gazetede kuşkularını şöyle dile getiriyordu: “Geçen hafta bizim köyde bir Türk düğünü oldu. Türkler davul çaldırıp öyle eğlendiler ki. Ben de onları bütün gece uzaktan hep takip ettim. Anladım ki düğün bir bahanedir. Asıl amaçları, onların bir araya toplanıp, hazırlamakta oldukları saldırının bir provasını yapmaktır... Onlar böyle hazırlık yaparken biz Hıristiyanlar ne yazık ki gaflet uykusuna devam ediyoruz. Yazıklar olsun bize! Başımız ne gelse mustahakız!”

Bir gece Komotini Despotunun başından bakın nasıl bir hadise geçti. Gecenin üçü, zırrrn diye Despot efendinin özel telefonu onu derin uykusundan uyandırdı. Sahibini yakından tanıdığı bir ses soluk soluğa şunları diyordu: “Faziletlim, çok şükür! Demek sağ salim oradasınız. Haber aldım, bu gece Türkler sizi kaçıracaklar. Evinizden hemen uzaklaşınız. Çabuk, vakit geçirmeden! Türkler sizi kaçırmaya geliyorlar! Haber aldım. Çabuk olun! Geliyorlar!...”

....

Son bir ay içinde Hıristiyanları azınlık Türkleri aleyhinde kışkırtan o kadar çok olaylar oldu ki, bunlardan hangini birini anlatasın. Sanki bir makina kurulmuş, durmadan olay ve söylenti üretiyordu. Hıristiyanlar kendilerini köşeye sıkışmış hissettiler. Onlara göre 29 Ocak Mevlidi, Türklerin ilk toplu ayaklanma denemesiydi ve mutlaka engellenmeliydi. Aya İrini Kilisesi çevresinde toplanan Hıristiyanlar, Eski Cami çevresinde toplanan Türklere saldırıya geçtiler. Türk Azınlığına karşı bir pogrom gerçekleştirdiler. Önümüzdeki yıllarda pogrom ortamının nasıl ve hangi koşullar altında oluştuğunu soğukkanlı bir biçimde araştırmaya kalkacak olan tarihçileri zor bir iş bekliyor. Pogroma yol açan yüzlerce değişik olayların hangisinin gerçek, hangisinin abartılı veya hayalî ve uyduruk ve sadece gerçekdışı bir söylenti olduğunu ayırdetmek. Tarihçiler, sonunda, pogroma neden olacak gerçekte cereyan etmiş hiçbir olayın var olmadığını hayretle keşfedecekler. Tabiî camilerde bombalar patlatılmıştı ve Türkler aleyhinde daha bir sürü şeyler yapılmıştı. Ama bunlarla Hıristiyanların o kutsal öfkesi gerekçelenemez ki. Ne Türk Kurtuluş Ordusu diye bir şey vardı, ne de onun faaliyetleri, ne de başka bir şey. Ne de, tabiî, Türklerin ayaklanması söz konusuydu. Tarihçilerin en zeki ve en sabırlı olanları, her şeyin bir yanlış anlaşılmalar veya tahrifat zincirinden ibaret olduğu kanaatine varacaklar. Ve son yargılarını söylemekten çekinmeyecekler. Ortada çok ustaca ve dahiyane hazırlanmış bir provokasyon vardı. Bu büyük provokasyonun bir tek kişi tarafından düzenlendiğini keşfettiklerinde ise, hayretleri ve Gâvur Ali’ye olan hayranlıkları bir kat daha artacak.

***

Komotini Despotu, Aya İrini Kilisesi etrafındaki geniş meydanı dolduran kalabalığın önünde en ateşli millî nutuklarından birini şu sözlerle bitirdi:


-Doğup büyüdüğüm Eski Yunanistan Mora’da bir atasözü vardır. Domuzdan post, Türkten dost olmaz! Ey Hıristiyan! Trakya’nın kurtuluşu yolunda bugün verdiğin kutsal mücadelede bu sözü aklından çıkarma. Unutma! Domuzdan post, Türkten dost olmaz!...

On binleri bulan kalabalıktan bir alkış tufanı koptu. Aya İrini meydanı savaş çığlıklarıyla inliyordu: Έξω οι Τούρκοι από τη Θράκη! Türkler Trakya’dan kıra! Türkler Trakya’dan kıra! Ya ölüm ya kalım!

O sırada kalabalığın arasından kürsüye genç bir papaz fırladı. Mikrofonu kavradığı gibi konuşmaya başladı:

-Yegâne millî ve dinî liderimizin ilham dolu vaazını dinledik. Sağ olsun, var olsun! Millî birlik ve beraberliğimizin sembolü yegâne liderimizden Hristos razı olsun. Türklerin beslemeleri ve işbirlikçileri kahrolsun!...

Despota refakat eden diğer papazlar ve dernek ve kuruluş başkanları ile ileri gelen Hıristiyanlar birbirlerine bakıştılar. Şaşırmışlardı. Kimdi bu papaz? Hiçbiri onu tanımıyordu. Meydandaki topluluk şimdi daha bir coşmuş bağırıyordu: Türklerin işbirlikçileri kahrolsun!... O karışıklık içinde kürsünün çevresindeki ileri gelen Hıristiyanlardan hiç kimse, Despota kürsüde konuşan bu genç papazın kim olduğunu soramadı. Besbelli Despot efendinin bir davetlisi diye düşündüler. Sonra onlar da konuşmacıyı dinlemeye koyuldular.

-Ey Cemaat-i Hıristiyanîn! Bugünkü mukaddes mücadelen tarihe altın harflerle yazılacaktır. Bugün senin en büyük yortun. Ne mutlu sana!... Yeter artık! Yeter bu Türklerden çektiğimiz! Bugün Trakya’mıza göz diken o melun kişilere gereken derslerini vereceğiz. Ey Paleologos’un torunları!...

Hıristiyanların arasına yanlışlıkla sıkışmış ve bugün Gümülcine’de bütün bu olup bitenlerden hiç haberi olmayan orta yaşlı bir Türk, tanınmadan kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyordu. Türk olduğunu anlarlarsa hali dumandı. Bu korku içinde kalabalıktan uzaklaşırken, kürsüde nutuk atan bu genç papazın sözlerinden niye böyle irkildiğine bir anlam veremiyordu. Hoparlörlerin yaydığı konuşmadaki ifadeler kulağına hiç te yabancı gelmiyordu, konuşma Yunanca olmasına rağmen. İlk kez bir papaz konuşması dinlemiyordu, ama hocadan vaaz dinlermişçesine hissettiği bu aşinalık ta ne oluyordu? Bir yandan tanınmak korkusuyla içinden tiril tiril titriyor, öbür yandan kulaklarını kürsüdeki papazın gür sesinden ayıramıyordu. Bu hakaret dolu sözler, nasıl olur da ona tanıdık gelebilir ve kulaklarında mahalle camiinin genç vaizinin vaazı gibi bir yankı bırakabilirdi? “Sakın ben de gâvurlaşmaya başlamış olmayayım” diye bir düşünce geçti aklından. Tövbe tövbe, ve kendini çimdiklemeye başladı.

Kürsüdeki papaz, heyecanlı ve belâgatli konuşmasıyla kalabalığı coşturdukça coşturuyordu:

-Yeter artık! Yeter bu Türklerden çektiğimiz! Canımıza tak dedi. Türkler Trakya’dan kıra! Canımızdan çok sevdiğimiz ecdat yadigârı Trakya! Senin ikinci Kıbrıs olmana müsaade etmeyeceğiz! Yürü, ey Cemaat-i Hıristiyanîn! Yürü, atıl ve devir! Korkma! Cihan İmparatoru Konstantin Paleologos’un torunları! İntikaaam!...

Meydandaki kalabalık kaynadıkça kaynıyor, kabardıkça kabarıyordu. Bağırıyordu: Το αίμα κυλάει, εκδίκηση ζητάει!

Komotini Despotu, toplantının denetimini elinden kaçırmaya başladığın hissetti, tedirgin oldu. Kendisini aşıp geçen bu genç papaz da nereden çıkmıştı? Bu davetsiz misafir? Çehresi ona hiç tanıdık gelmiyordu. İrikıyım bir papazdı. Simsiyah gür sakalları ta göbeğine kadar uzanıyordu. Boynunda asılı Aynoroz yapısı koskoca bir tahta haç sarkaç gibi bir sağa bir sola sallanıyor, sırtındaki bol siyah cübbesi o sırada esmekte olan rüzgarın etkisiyle dalgalanıyor ve görünümüne ayrı bir heybet katıyordu. İriyarı cüssesine rağmen, elinde mikrofon, sahnedeki sanatçı gibi rahat ve pistteki güreşçi gibi çevik hareket ediyordu. Üstelik halkavcısı bir balkon politikacısına taş çıkartacak şekilde nutuk atıyordu. Despot, deminden beri bu genç papazın kim olduğunu, hangi kilisede görev yaptığını hatırlamaya çalışıyor, ama bir türlü bulduramıyordu. Bir başkasına sormaya da utanıyordu. Sonunda ihtiyarlık alameti deyip, bu konuda daha fazla kafa yormaktan vazgeçti.

Konuşma devam ediyordu:

-Ey Cemaat-i Hıristiyanîn! Bugün senin sel gibi taşan coşkunun önüne artık hiçbir kuvvet set çekemez. Yürü! İlahiler söyleyerek yürü! Τη υπερμάχω στρατηγώ!...

Kalabalık galeyana gelmiş, hep bir ağızdan ti ippermaho stratigo ilahisini okumaya başlamıştı. Despot, kendisini gölgede bırakan bu genç papazın önünü almayı düşündü. Yerinden kalkıp yaklaştı, “Evladım, seni candan tebrik ederim” diyerek onu kucakladı. Papaz, saygıyla eğilip Despotun elini öptü. Bu arada kaşla göz arasında mikrofon da el değiştirmişti. Şimdi mikrofonu Despot elinde tutuyordu.

Hıristiyanların arasından farkedilmeden sıyrılmayı başaran Türk, az ileride durmuş, güvenli bir mesafeden bu olup bitenleri seyrediyordu. Bir şeye dikkat etti. Gözlerine inanamıyordu. Genç papaz, Despotun elini önce dudaklarına, sonra alnına götürerek Türk usulü öpmüştü. Hayal mi görüyordu? Kendini yeniden çimdiklemeye koyuldu.

Papazın konuşmasıyla kalabalık iyice coşmuş, ilahiler söyleyerek ve sloganlar atarak yürümeye başlamıştı. Türklere ait dükkânların bulunduğu çarşıya ve Eski Camiye doğru oluk oluk Hıristiyan gruplar akıyordu.

Genç papaz Despotla kucaklaştıktan sonra kürsüden inmiş, kalabalığın arasına girip kaybolmuştu. Onu olaylarda bir kez daha gören olmadı. Despot, sonraki günler bu papazı çok arayıp sordu, ama kim olduğunu öğrenemedi. Onu kimse tanımıyordu.

Çok imanlı bazı saf Hıristiyanlar, onun Bizanslı bir aziz olduğunu iddia ediyorlardı.

***

Eski Cami’in etrafındaki alanı Türkler hıncahınç doldurmuşlardı. Batı Trakya’nın her köşesinden koşup gelen insanların meydana getirdiği büyük bir kalabalık, binlerce kişi, belki de on binden çok. En başta Gümülcineliler, Gümülcine’nin her mahallesinden insanlar, ve Şapçı bölgesinden gelenler. Sonra İskeçeliler, dağlıları ayrı, ovalıları ayrı. Εn büyük gruplardan biri Şahinlilerdi. Dedeağaç’tan bile, Büyük Derbent’ten, Mehrikoz’dan, Bulgar sınırındaki Ilıca’dan ve Demircik’ten bile Türkler gelmişlerdi.

Caminin içinde son hazırlıklar da tamamlanmıştı. Mikrofonlar ve hoparlörler son bir defa daha gözden geçirilmiş, mevlithanlara yerleri gösterilmiş, gülsuyu şişeleri doldurulmuştu. Caminin cümle kapısı önünde tahta kürsü ve mikrofon tesisatı da hazır, oradan halka hitabedecek konuşmacıları bekliyordu.

İskeçe Müftüsünün geldiği ilan edildi:

-Yegâne millî ve dinî liderimiz faziletli İskeçe Müftümüz, aramıza hoş geldiniz! Türklüğün büyük mevlidine şeref verdiniz!

Kalabalık yaşa-varol diye gürledi.

İki beyin kanaması geçirmiş yaşlı İskeçe Müftüsü, sağ elindeki bastonuna dayana dayana alkış sesleri arasında cümle kapsının önündeki kürsüye doğru ilerledi. Sol kolundan ise ona Türk azınlık mebusu destek oluyordu. Arkada hafızlar, vaizler ve imamlar Müftüye refakat ediyorlardı.

Ne yapmıştı da şu son birkaç yıl içinde Batı Trakya Türklüğünün yegâne millî ve dinî lideri haline gelmişti, İskeçe Müftüsü buna bir türlü akıl erdiremiyordu. Nasıl olmuşsa olsun, kendisine böyle hitap edilmesinden çok hoşlanıyordu. İskeçe Müftülüğünde kırk yılı aşkın hizmeti vardı ve, dile kolay, otuz yıldan çok kendisine hep hain gözüyle bakılmıştı. Ondan sonra araya giren bazı olaylar ve bazı şahıslar... Pek iyi hatırlamıyordu, zaten son zamanlarda hafızasından şikayeti vardı, derken lider ünvanını almıştı. Şimdi o lider sıfatıyla kabul görürken, bu defa yeni Gümülcine Müftüsü hain ilan edilmişti. Bu işin sırrını çözemiyordu. Bu sıfatların nasıl ve kimin tarafından dağıtıldığını da bir türlü öğrenememişti. Bildiği bir şey varsa, o da her fırsatta yeni Gümülcine Müftüsüne saldırması gerektiğiydi, eskiden kendisine yapıldığı gibi. Böyle yaptığı zaman çok alkış, tebrik ve takdir topluyordu. Onun için de öyle yapıyordu.

-Dikkat dikkat! Şimdi de faziletli Müftümüz ve liderimiz, Türklüğün Büyük Mevlidine katılan sizleri selamlayacak.

Alkış sesleri arasında kürsüye çıkan Müftü, konuşmaya başladı:

-Ey Cemaat-i Müslimîn!...

Böyle deyip duraksadı. Kendisini alkışlayan yaşa-varol diye bağıran kalabalığı süzdü. Nasıl başlasaydı? Burada en uygun olanı Müslümanlık ve Türklük üzerine konuşmaktı, zaten ona göre hazırlıklı gelmişti. Ne olduysa o anda oldu. Geçirdiği beyin kanamalarından sonra zayıflayan hafızası birden canlanmıştı. Eskileri yeniden yaşar gibi oldu. Otuz yıl boyunca neler çektiğini, nasıl hep kötülendiğini hatırladı. Başından geçen olaylar gözünün önüne geldi. Öfkelendi. İntikam hissiyle dolup taştı. Bu intikam hissini yönlendiremiyordu. Bir çıkış yolu aradı, buldu. Elindeki bastonunu kaldırıp kürsüye vurdu. Tasarladığı konuşmayı unutmuştu.

-Ey Cemaat-i Müslimîn! Ey Garb-i Trakya Müslüman Türkleri! Sizin bu Gümülcine’de Müftülüğü kapan o köpek yok mu? O, hain bir köpektir! İslâm düşmanları ile bir olup, o mukaddes makamı işgal etmiştir. Kendini satmıştır, Müslümanlığı satmıştır, Türklüğü satmıştır! O satılmış köpeğin Allah belasını versin!...

Kalabalıktan yuh sesleri yükseldi. Yuuuh! Kürsünün çevresindeki bazı imamlar birbirlerine bakıştılar. Müftünün konuşmasına böyle lanet okuyarak başlamasından rahatsız olmuşlardı. Tabiî tayinli Gümülcine Müftüsü telin edilecekti, ama daha sonra ve sırasıyla. Bunu söze başlar başlamaz yapmak, toplantının sanki sırf bu amaçla düzenlendiği izlenimini veriyordu ve bu hiç hoş değildi. Ama Müftü efendi patavatsızlığıyla bilinen bir kişiydi.

İskeçe Müftüsü, otuz yıl boyunca kendisi aleyhinde kullanılan sıfatları şimdi bir bir çıkarıp bir başkası için kullanırken âdeta içinin hafiflediğini hissediyordu. Bu dünya sırayla idi ve sıra şimdi ona gelmişti. Bütün içindekileri boşaltmaya karar verdi. Bir zamanlar kendisine yaptıkları gibi şimdi o da Gümülcine Müftüsünü hain ilan ediyor ve üstelik bunu yaparken on bin kişi kendisini alkışlıyordu.

-O satılmışa dedik. İstifa et ve defol git! Bizi dinlemedi. Şimdi biz onu kolundan tutup atacağız! Ona cezasını vereceğiz! O haine selam vermeyin! Bizi dinlemeyen o alçağı camilere sokmayın! Gâvurlarla anlaşarak Müftülük makamını kapan o satılmış köpeğe lanet olsun!...

Dinleyiciler “hain, alçak, defol” diye tempo tutmuş, bağırışıyorlardı. Meydan inliyordu.

Kalabalığın içinden bu ortak coşkuya katılmayan bazı Türkler, görüp işittikleri karşısında Mevlidi dinlemekten vazgeçtiler ve oradan uzaklaşıp sessiz sessiz evlerinin yolunu tuttular. Hıristiyanlar arasında Türklerin toplu bir ayaklanma provası olarak tasarlandığına inanılan toplantı, azınlıkiçi bir kayıkçı kavgası olarak gelişiyordu.

Ama Eski Cami meydanı inliyordu. Tezahürat, sloganlar, bağrışmalar... Kalabalık öylesine gürlüyordu ki, Aya İrini Kilisesi yönünden gelmeye başlayan uğultuyu kimse duymadı. O gürültüde zaten top atılsa duyulmazdı.

***

İskeçe Müftüsü, Eski Cami’in etrafındaki alanı hıncahınç dolduran Türklerin önünde yaptığı konuşmasını sonuna doğru biraz toparlar gibi oldu ve şöyle noktaladı:

-Doğup büyüdüğüm İskeçe balkanlarında konuşulan Türkçede şöyle bir söz vardır: Domuzdan post, Bulgar gâvurundan dost olmaz. Ey Batı Trakya Türkü! Mücadelen bitinceye kadar bu sözü aklından çıkarma. Unutma! Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz! Unutma! Türkler ölmez!...

Kalabalıktan bir alkış tufanı koptu. Sonra halk, “Türkler ölmez! Türkler ölmez!” diye tempo tutmaya başladı. Eski Cami meydanında yer yer yerinden oynuyordu.

Yaşlı İskeçe Müftüsü kürsüden bastonunu havada sallayarak aşağıdaki kalabalığı selamlıyordu. Yorulduğunu göstermemeye çalıştı. Bir ara başı döndü, gözleri kararır gibi oldu. Bir sandalye getirip oturttular. Bu sahneyi gören halk birdenbire susuvermişti. Müftü baygınlık geçirince, ona refakat eden din adamları ve diğer ileri gelenler telaşa kapıldılar. Programın aksamasından ve halkın coşkusunun sönmesinden korkuyorlardı.

Tam o sırada, imam mı vaiz mi, kürsüye biri çıktı. Sarıklı, nur yüzlü, ak sakallı bir hoca, mikrofonu kavradığı gibi konuşmaya başladı:

-Ey Cemaat-i Müslimîn! Ey kahraman Batı Trakya Türkü! Ey evlad-ı fatihan! Yegâne millî ve dinî liderimizin kalplerimizi iman ile dolduran manalı vaazını dinledik. Allah ona uzun ömürler versin! Başımızdan eksik etmesin! Sağ olsun, var olsun!... Gümülcine Müftülüğünü işgal eden işbirlikçi ise kahrolsun!...

Bu sözler üzerine kalabalık yeniden coştu.

Kürsünün çevresindeki hocalar ve azınlık ileri gelenleri şaşırdılar. Kaş göz işaretiyle birbirlerine ak sakallı hocanın kim olduğunu soruyorlardı. Hiçbiri onu tanımıyordu. İçlerinden biri fısıldadı: “-Sakın Öte’den gelmiş olmasın?” “-Aa, der misin?” Kürsünün yanında bulunan kişilerin birden kendilerine çeki düzen verdikleri ve bazılarının hazırol vaziyetine geçtikleri görüldü. Sonra, Öte’den gelmiş olabilecek bu hocayı huşu içinde dinlemeye koyuldular.

-Ey kahraman Batı Trakya Türkü! Bugün sen şanlı tarihine altın yazılarla işlenecek yeni bir sayfa daha ekledin. Bugün senin en büyük bayramındır! Bugünkü bayram senin yarınki kurtuluşunu müjdeliyor! Ana Vatana selam olsun! Çektiğin çile pek yakında son bulacaktır! Ey Fatih’in korkusuz torunları!...

Nur yüzlü, ak sakallı hoca, dinleyicileri coşturdukça coşturuyordu.

-Türkler bitmez! Türkler ölmez! Ey Batı Trakya Türkü! Kurtuluşun yakın. Çilen son bulacak. Hak’kın sana vaadettiği günler yakın! Bu toprakların altında yatan atalarımız! Sizlere layık evlatlar olduğumuzu göstermek istiyoruz. Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmet’in korkusuz torunları!...

Kürsüdeki ak sakallı hoca nefes almak için konuşmasına ara verdikçe, aşağıdan kalabalık bomba gibi patlıyor, tezahürata başlıyor ve tempo tutuyordu: Biz Türküz! Biz biriz! Türkler ölmez!...

Hıristiyanların Aya İrini Kilisesi meydanında başlattıkları nümayişten az önce sıyrılıp kaçmayı başaran Türk, koşar adım evine giderken, bu defa Eski Cami önündeki Türklerin nümayişi ile karşılaşmıştı. Bugün ne olmuştu da Rumu Türkü böyle yollara dökülmüştü? Kürsüde konuşan ak sakallı hocayı karşıdan seyre daldı. Onu bir yerlerden tanıyormuş gibisine geldi. Konuşması, hareketleri, hatta çehresi ona hiç yabancı değildi. Heybetli bir görünümü vardı. İrikıyım bir hocaydı, konuşurken şimşek gibi gürlüyordu. Arkasında namaz kıldığı tüm imamları, vaazlarını dinlediği tüm ilahiyatçıları aklından geçirdi, bu kürsüde konuşanla nerede karşılaştığını bir türlü bulduramıyordu. Oysa bu heybetli hocanın görüntüsü belleğinde öylesine canlı ve tazeydi ki.

İskeçe Müftüsü oturup dinlenince kendine gelmişti. Çevresinde olup bitenleri sezmeye başladığında, kürsüde konuşmakta olan ak sakallı sarıklı hocayı gördü. Canı sıkıldı. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı? Hangi cüretle onun yerini almıştı?

Konuşma devam ediyordu:

-Ey Cemaat-i Müslimîn! Εy Batı Trakya Türkü! Bugün başlayan mücadeleni artık hiçbir kuvvet durduramaz! Kurtuluşumuz hepimize kutlu olsun!... Şimdi de hep birlikte tekbir getirelim! Allah-ü ekber, Allah-ü ekber...

Kalabalık coşmuş, tekbir getiriyordu. Eski Cami meydanı tekbir sesleriyle inliyordu.

Müftü, oturduğu yerden ayağa kalktı. Adamakıllı canı sıkılmıştı. Tekbir getirelim çağrısını kendisi yapmış olmayı isterdi. Öfkesini bastırmayı başardı. Ak sakallı hocaya doğru yürüdü ve onu kucakladı. Hoca da eğilip saygıyla Müftünün elini öptü.

Sahneyi uzaktan seyretmekte olan Türk, hayretini gösteren bir ses çıkarmaktan kendini alamadı. Aynı sahneye az önce Hıristiyanların toplantısında şahit olmuştu. Aa, ak sakallı bu hoca nasıl da siyah sakallı o papaza benziyordu... Hemen ardından, aklından böyle bir düşünce geçtiği için kendisinden utandı. Tövbe tövbe diye içinden tekrarladı. Bugün ona bir şeyler oluyordu. Kendini hiç iyi hissetmemeye başlamıştı. İyisi mi eve gideyim diye düşündü. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Eski Cami çevresinde alkış sesleri, yaşa varol sesleri, şimdi de tekbir sesleri, yer yerinden oynuyordu.

Ak sakallı ve nur yüzlü hoca Müftüyle kucaklaştıktan sonra kürsüden inmiş, kalabalığın arasında kaybolmuştu. Onu olaylarda bir kez daha gören olmadı. Sonraki günler böyle işlerle görevli Türkler, bu esrarengiz hocayı çok sorup araştırdılar, ama kim olduğunu, nereden geldiğini öğrenemediler. Onu kimse tanımıyordu.

İmanı bütün bazı saf Müslümanlar, onun Poşpoş Tekkesinde yatan ermiş olabileceğini söylüyorlardı.

***

Eski Cami meydanını dolduran kalabalık öylesine gürlüyordu ki, Aya İrini Kilisesi yönünden gelen uğultuyu kimse duymadı. Türkler kendilerinden geçmiş, hep bir ağızdan tekbir getiriyorlardı.

Gittikçe yaklaşan uğultudan yavaş yavaş sesler belirginleşmeye başladı. Hıristiyanlar ti ipermaho stratigo ilahisini söyleyerek Eski Cami’ye doğru yürüyorlardı.

Türkler önce hiçbir şey farketmediler. Bir süre ti ipermaho stratigo ilahisi ile Allah-ü ekber tekbir sesleri birbirine karıştı. Sonra, Türklerin meydana getirdiği kalabalığın çevresinden ortasına doğru hızlı bir sessizlik dalgası yayıldı. Bir ara yalnızca Hıristiyanların ilahisi duyuluyordu. Ardından hemen onlar da sustular. Şimdi hiçbir taraftan çıt çıkmıyordu.

Eski Cami çevresindeki kalabalık, Hıristiyanlar tarafından kuşatılmıştı, ellerinde taşlar, sopalar, zincirler. Tiz bir çığlık, sessizliği bir bıçak gibi yarıp geçti. “Rumlar! Bizi vurmaya geldiler! Kaçııın!” Kalabalık bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. Türkler kaçıyor, Hıristiyanlar da peşinden onları kovalıyorlardı, yetişebildiklerini yakaladıkları yerde sopadan geçirerek. Türk dükkânlarının camları ve kepenkleri kırılıyor, içindeki mallar tahrip veya yağma ediliyordu. Meydan ve tüm Gümülcine binlerce öfkeli Hıristiyanın avaz avaz hep bir ağızdan bağırdığı sloganla inliyordu: Έξω οι Τούρκοι από τη Θράκη! Türkler Trakya’dan kıra!...

Saat 12’ye geliyordu ve pogrom başlamıştı...

Eski Cami insanla dolup taşmıştı. Hıristiyanlar saldırıya geçince, pek çok kişi can havliyle kendini caminin içine atıp kurtulmuştu. Müftü oradaydı, imamlar, vaizler ve öbür azınlık ileri gelenleri hep oradaydı. Dışarıda kıyametler kopuyordu. Yakalanıp ta dövülen Türklerin çığlıkları, can kurtaran yok mu diye bağıranlar, cami kapısına indirilen darbeler... Kapı, insan gücüyle kırılamayacak kadar sağlam bir yapıydı. Pencereleri ise dışarıdan kalın demir parmaklıklarla korunuyordu. Caminin içindeki Türkler şimdilik güvendeydiler. O sırada biri, mebus nerede diye sordu. Caminin içinde onu aradılar, bütün ileri gelenler oradaydı ama mebus yoktu.

Acaba Türk azınlık mebusu neredeydi? O karışıklık içinde onun nereye kaçıp kurtulduğunu gören olmamıştı. Aradan saatler geçmiş, ondan hâlâ ses seda çıkmamış, akibeti hakkında bir haber alınamamıştı. Saatler geçtikçe Türklerin huzursuzluğu iyice arttı. Yunan parlamentosuna seçip gönderdikleri tek temsilcilerinin başına bir şey gelmiş olmasın? Onu vurmuş olmasınlar? Yakalamış olmasınlar? Rehine olarak tutmasınlar?

Bu korkulu heyecan akşama kadar sürdü. Nihayet akşamleyin mebusun Türkiye Başkonsolosluğuna sığınıp kurtulmuş olduğu öğrenildi. Gümülcine Başkonsolosluğu Eski Cami’den üç yüz metre uzaklıktadır. Saldırı başlayınca, kimseye farkettirmeden oraya gidip sığınmış. Sokaklarda dövülen, evlerinde veya gizlendikleri başka yerlerde korkudan titreyen Türkler, bu haberi duyunca derin bir ah çekerek rahatladılar. Hiç olmazsa o, en güvenilir bir yere sığınarak kurtulmuştu.

Akşamleyin pogrom bütün şiddetiyle devam ederken, Batı Trakya Türkleri, Türkiye radyolarından azınlık mebusunun Türk Başkonsolosluğundan kendi sesiyle verdiği şu demeci dinlediler:

-Yarın sabaha kimin diri kimin ölü çıkacağı belli olmayan karanlık bir geceye giriyoruz. Bizi bu durumdan artık bir Allah, bir de Ana Vatan kurtarabilir ancak.

Bu demeci işiten Batıtrakyalı Türkler, gayri ihtiyarî başlarını havaya kaldırdılar. Bazıları Allah’a dua ediyor, bazıları da göklerde Türk uçaklarını arıyordu.

***

Aynanın karşısına geçip siyah kaytan bıyığımı üst dudağıma itinayla yapıştırdım. Koyu renkli güneş gözlüklerimi taktım. Pardesümün yakasını arkadan ensemi örtecek şekilde kaldırdım. Şapkamı başımın önünden kaşlarıma kadar indirdim. Yeniden dışarıya çıkmaya hazırlanıyordum. Boynuma astığım mini video-kamerayı pardesümün altında iyice kamufle etmiştim. Sol koltukaltımdaki demir parçası soğukluğunu yitirmiş, içimi ısıtmaya başlamıştı.

Gümülcine çarşısında olup bitenleri yakından izlemeye gidiyordum. Ne olur ne olmaz diye sırtıma bir de Yunan bayrağı astım.

Hıristiyanlar örgütlü büyük gruplar halinde çeşitli yönlerden saldırmaya başlayınca, neye uğradıklarını anlamayan Türkler, Eski Cami etrafında toplandıkları bölgeden çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Ara sokaklara kaçan kaçana. O büyük kalabalık bir anda ortalıktan yok olmuştu. Başına neler geleceğini anlayan Türk esnafı, dükkânlarını çoktan kapatıp çarşıyı terketmişti. Köylüler ve evlerine kaçamayanlar, gözleri dönmüş Hıristiyanların eline düşmemek için, can havliyle ilk gördükleri uygun yerlere, en çok camilere sığınmışlardı. Az ilerideki Gençler Birliği de insanla dolmuştu. Hıristiyanların attıkları savaş naraları ile yolda kıstırılıp ta dövülen kadın erkek Türklerin çığlıkları ve dükkânların kırılan kepenk ve vitrinlerinin çıkardığı gürültü birbirine karışıyor, Gümülcine çarşısında kıyametler kopuyordu.

Boynumda asılı mini kamerayı durmadan çalıştırıyor, olaylardan görüntüler alıyordum. Çektiğim video-bantlarının bir kopyesini CNN televizyonuna nasıl ulaştıracağımı düşünüyordum.

Keyfime diyecek yoktu. Hıristiyanlar tarafından Türk dükkânlarının vitrinlerinin kırıldığını ve mallarının tahrip ve yağma edildiğini gördükçe önce gayri ihtiyarî üzülüyordum, yüreğim sızlıyordu. Ama hemen sonra üstlendiğim millî vazifeyi hatırlayarak silkiniyor, kendime gelip keyifleniyordum. Şu anda her şey planladığım gibi yürüyordu. Azınlık Türkleri aleyhinde pogrom uygulaması nihayet bugün gerçekleşiyordu. Böylece aylardır yaptığım sıkı, yorucu ve tehlikeli çalışmanın ürününü alıyordum. Başarının kendisi bana, şerefi ise tüm Türklüğe ait idi. Buradan öte 29 Ocak 1990 Pogromundan gerektiği gibi yararlanmak kalıyordu. İşin bu bölümü de benim görevim değildi.

***

Kulağım tetikte, şimdi benim en çok beklediğim katliam olaylarıydı. Karışıklıkta Türklerden öldürülenler var mı, kaç kişi, kimler diye sorup öğrenmek için sabırsızlanıyordum.

Hıristiyanların bugün başlattıkları saldırıda Türklerden sekiz on kişi katledilmeliydi. Çok değil, sekiz on kişicik. Böylelikle zaferimiz perçinleşmiş olacaktı. Senaryonun en önemli ve en ağırlıklı bölümlerinden biri de bu katliam olaylarıydı. Ama aynı zamanda en zayıf noktası da burasıydı. Çünkü katliam olaylarını yönetmek ve denetlemek çok zor bir işti. Onları ister istemez çarpışmaların akışına, yani tesadüfe bırakmak zorunda kalmıştım. İşte o yüzden acaba gerçekleşecek mi gerçekleşmeyecek mi, ne boyutlara ulaşacak, yoksa bir soykırıma mı dönüşecek diye heyecanlı bir beklenti içindeydim.

Gerçi senaryoyu ilk hazırlarken katliam konusunu tesadüfe bırakmamak için çeşitli öneriler tartışılmıştı. Bunlardan bir tanesi, bu iş için bazı tetikçilerin özel olarak görevlendirilmesini öngörüyordu. Bu millî katilleri ithal edecektik. Sakıncaları görüldü, öneri reddedildi. Bir ara görevi tek başıma kendim üstlenmeyi bile düşünmüştüm. Gâvur Ali, millî bir dava yolunda beş on kişinin kurban edilmesini vicdan sorunu yapacak kadar zayıf değildir millî duygularım. Hele temizlenecek kimselerin Türkçülük derecesi düşük ise, elim katiyyen titremez. Türklüğün yüksek menfaatleri uğruna yapamayacağım şey yoktur. Katliama en uygun kişiler karalisteliler idi. Böylece Hıristiyanların bu işbirlikçilerini en ağır bir şekilde cezalandırmış ta olacaktık. Bir sakınca ortaya çıktı. Bugünkü olaylarda öldürülenler daha sonra kahraman ve şehit olarak ilan edilecekti, oysa dünkü haini bugünkü şehit payesine yükseltemezdik ki. Gerçi bu da olurdu, olmayacak diye bir şey yoktur, geçmişte böyle yollara başvurulmuştur. Ancak böylelikle kara liste uygulaması iflas edecekti. Oysa uygulama çok yeniydi ve misyonunu henüz tam manasıyla yerine getirmemişti... Derken, sakıncalı görüldüğü için sonunda bu önerilerden hiçbiri kabul edilmedi. Zira katliam dediğin, olayların akışında kendiliğinden ve tabiî olarak gerçekleşti mi güzel ve doyurucu olabilirdi. Araya kiralık katillerin girmesi işin tadını kaçıracak, olayı tabiîlikten ve samimîyetten uzaklaştıracaktı.

Katliamı kaçınılmaz kılacak ortamı hazırlayabiliyor musun? Önemli olan buydu. Nitekim müsait şartları hazırlamak için ne yapılması gerekirse yapmıştım. Bugün Türklüğün Büyük Mevlidi bahanesiyle Türklerin Eski Cami çevresindeki alanda toplanmasını sağlamıştım, onları Hıristiyanlara torbada keklik gibi sunarak. Her yola başvurarak kışkırtıp kızıştırdığım Hıristiyanları, her şeyden habersiz o kalabalığın üzerine saldırtmıştım. Gümülcine çarşısı ve ara sokaklar şu an gerçek bir savaş meydanına dönüşmüştü. Eh artık bu şartlar altında katliam olmazsa, bunu senaryonun eksikliklerine değil de, Hıristiyanların beceriksizliğine bağlamak gerekecekti.

***

Gümülcine’de akşam oluyordu. Öğle üzeri başlayan pogrom hiç durmamış, şehrin merkezinden sonra şimdi Türklerin yaşadığı kenar mahallelere de kaymıştı. Radyolar, hükümetin gece sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ama bu yasağa yalnızca Türkler uymuştu. Gerçi onların evlerine kapanıp dışarı çıkmaması için böyle bir yasağa zaten hiç gerek yoktu. Öbür yandan örgütlü Hıristiyan gruplar Türk dükkânlarını tahrip ve yağma etme eylemlerini gecenin karanlığından da yararlanarak şimdi daha bir rahatlık ve şiddetle devam ettiriyorlardı. Tedbirli davranan Hıristiyan dükkân sahipleri ise, o anarşi ortamında kendi dükkânları yanlışlıkla soydaşlarının öfkesine hedef olur korkusuyla vitrinlerine “dikkat burası Hıristiyana aittir” gibi ibareler ve Yunan bayrakları asmışlardı.

Gümülcine sokakları polis doluydu. Şehrin polis teşkilatı o gün cıvar illerden getirilen kuvvetlerle takviye edilmişti. Buna rağmen bu polis kalabalığı olayları bastırıp önler ve böylece işler yolundan sapar gibi bir ihtimale hiç yer vermiyordum. Bu ayrıntıyı da daha baştan hesap etmiş ve nasıl aşılacağı konusunda ona göre önlemler almıştım. Bu bir tahlil meselesiydi, çok basit. Öyle ki, emniyet kuvvetlerinin engel teşkil etmesinden değil endişelenmek, senaryomun hedefleri doğrultusunda onlara olumlu bir rol ayırmayı bile ihmal etmemiştim. Onlardan, kendileri ne yaptıklarının iyice farkına varmadan, bazı gelişmeleri benim istediğim yönde hızlandırmalarını bekliyordum. Çünkü biliyordum ki, millî renklerle ustaca süslenmiş bir provokasyonu en başta yutacak olan polis teşkilatıdır. Yapısal bir zafiyet meselesidir bu. Mayası öyle tutulmuştur Yunanistan’da aynasızların. Nitekim bugün polis, gözleri önünde olup bitenlere seyirci kalmadığı zaman saldırganları koruyor, hatta onlara yol gösteriyordu. Tam benim tahmin ve umut ettiğim gibi.

Ben de geceleyin bu defa polis kılığına bürünerek dışarı çıktım. Sırtımda komiser yardımcısı üniformasıyla sokakları rahatça dolaşıyor, pogromu yakından izliyordum. Gecenin geç saatleri, olaylar aralıksız devam ediyordu. Selama duran birkaç polis memuruna karşılık verdim. Onlara çapulcuları iyi yönlendirmelerini, yanlışlıkla bir Hıristiyanın dükkânına zarar vermemeleri için dikkatli olmalarını tembih ettim. Yollarda karşılaştığım çapulcu gruplarını tebrik ve teşvik ettim, onlara yüksek bir millî vazife yerine getirdiklerini anımsatarak. Türkler ortalıktan çoktan kaybolmuştu.

Ama Türk mahallelerinin birinde beş altı Hıristiyan gencinin nasılsa sokakta yakaladıkları orta yaşlı bir Türkü dövmekte olduklarını gördüm. Yanlarına vardığım zaman yerde yatan ve inleyen Türke ben de bir tekme attım, “Katarma!” diye haykırarak, inandırıcı olabilmek için. Sonra içimden “inşallah karalisteli bir haindir” diye geçirdim, bunun üzerine döndüm, bir tekme daha yapıştırdım. “Hain”! Yerde yatanın yüzünü karanlıkta seçemiyordum. Tam o sırada karşıdan geçen bir polis arabasının ışıkları önce bana vurdu, sonra yerde yatan Türkü aydınlattı. Boşta bulunup yüzümü gizleyememiştim. Bir an için göz göze geldik. Ağzı burnu yara içindeydi, içim sızlar gibi oldu. Ancak böyle anlarda ve görevdeyken buna benzer duyguların içimi bürümesine müsaade edemezdim. Hemen ardından birkaç saniye içinde cereyan eden sahneye hâlâ bir anlam veremiyorum. Bana bakarken yerde yatan Türkün gözleri birden fal taşı gibi açıldı, şeytan görmüş gibi, cinnet geçirir gibi. Böylesine korkmuş bir insan yüzü ilk defa görüyordum. Korkunç bir çığlık atıp yerinden yaydan fırlarcasına kalktı ve az önceki dayak yemekten bitkin halinden hiç beklenmeyecek bir şekilde koşmaya başladı. Çapulcular da şaşırıp kalmışlardı. Arkasına taklaşmaya kalktılar, ama nerede yetişecekler. Ara sokakların birinde kaybolmuştu. Hiç tanımadığım o Türkün bana bakarken önce kendini çimdiklediğini ve tövbe tövbe diye bir şeyler mırıldandığını hatırlıyorum.

....

Yollarda gördüklerimden zevkten dört köşe olmuştum. Olup bitenler, en iyimser tahminlerimi bile aşacak boyutlara ulaşmıştı. Kurduğum faklar birer birer çakmış, tüm devlet mercilerini ve başta Kilise olmak üzere tüm Hıristiyan kuruluşlarını kıskıvrak yakalamıştı. Özellikle polisin tutumundan çok memnundum. İçimden kıkır gülmek geliyordu.

Ancak bu mutluluğuma gölge düşüren bir pürüz vardı. Hâlâ hiçbir Türkün öldürülme olayını doğrulayamamıştım. Çok sayıda yaralananlara karşılık, bir tek kişinin bile öldürüldüğü duyulmamıştı. Gecenin bu geç saatlerinde umudumu yitirmeye başlamıştım. Senaryonun katliam bölümünün aksadığı besbelliydi. On sayısından vazgeçmiş, hiç olmazsa birkaç kişicik katledilse bari diye düşünüyordum. Hani örneklik bir tek kişi bile olsa yetecekti. Gerçi olaylarda bir kişinin öldürüldüğü duyulmuştu. Ama şu aksiliğe bak, Gümülcine hastanesindeki bir kavgada öldürülen bir Hıristiyan, öldüren de bir Türktü.

Senaryonun katliam bölümü boşa çakmıştı. Çünkü Türkler, Hıristiyanların saldırısı başlayınca, hiç direniş göstermeden tabana kuvvet çareyi kaçmakta bulmuşlardı. Bu durum, karşılık vermeden ve direniş göstermeden kaçan ve ortalıktan kaybolan Türklerin manzarası, Hıristiyanların ilk andaki kararlılığını ve öfkesini yumuşatmıştı. Bir yere kaçıp sığınamayan ve sokakta yakalanıp dayak yiyenler bile, başlarına daha büyük bir hal gelmeden kurtuldular.

***

Karargâha sabaha karşı döndüm. Benim bürodan bu adla bahsederim. Tahrip edilecek Türk dükkânı kalmayınca, Gümülcine sokaklarında olaylar kısmen yatışmıştı. Yerine getirilecek son bir bürokratik görevim daha vardı. Raporumu hazırlayıp gönderecektim.

Anahtarı çevirmeye fırsat kalmadan kapı içeriden açılıverdi. Sekreterim Sofiya, Slav ırkının 28 yaşın tüm kadın özelliklerini üstünde taşıyan bir yosma ve benim koruyucu meleğim, çıkıştı:

-İnsanı sen heyecandan öldüreceksin! Nerelerde kaldın?

Sofiya’nın Slav telaffuzuyla konuştuğu Türkçesine bunca yıllık beraberliğimizden sonra hâlâ bayılıyorum. Bana zor kurtulduğum çocuklum yıllarımın Slav aksanını hatırlattığı için sanırım. O, hoşlandığımı bildiği için bana hep Türkçe konuşmaya çalışır, bunu her zaman beceremezse de, ben de onu memnun etmek için Makedonca karşılık veririm. Sofiya’nın anadili Makedoncadır, benimkisi Pomakça. Pomakça ile Makedonca birbirlerine o kadar yakın ki. Onun için bir Makedon gibi Makedonca konuşmayı öğrenmek çok zamanımı almamıştı. Sofiya ile aramızda sessiz bir anlaşma var, birbirimize Yunanca konuşmuyoruz.

-Bu gece başına bir hal gelecek diye ödüm koptu.

-Acı patlıcanı kırağı çalmaz.

-Ne acısı, sen en... tatlısın... en tatlımsın...

Gülüştük.

Aynanın karşısına geçip üstümdeki polis kıyafetini değiştirmeye koyuldum. Pantolonumu çıkarırken İslamî edebim tuttu, Sofiya’ya sırtını dönmesini söyledim.

-Ayol bugün kaç kılık değiştirdin sen, sayısını unuttum. Sabahleyin kara sakallı papaz oldun, öğlenleyin ak sakallı hoca, akşamleyin polis komiseri. Biliyor musun, İskeçe’deki maskara haftasına daha tam bir ay var? Sendeki bu ne erkencilik!...

Kahkahayı bastım. Beni iğnelemezse işi ileri gitmezdi.

Faksın bulunduğu köşeye çekildim. Bir yandan Sofiya’nın hazırladığı Yeni Rakı ve Mastika kokteylini yudumluyor, öbür yandan raporumu yazıyordum. Üstüme tatlı bir yorgunluk çökmeye başlamıştı.

“Zafer ve büyük intikam” diye bir başlık attım ve devam ettim. “Nihayet bugün Türklük, Batı Trakya’da İstanbul 6-7 Eylül 1955 hadiselerinin intikamını aldı. Tarihî haksızlık giderildi. Mutluyuz. Türklere ait dükkân ve iş yelerinde tahribat genel. Türklerden yaralı sayısı büyük. Ancak ne yazık ki ölü yok.” Aşağıdaki bölümü koyup koymamak konusunda uzun uzun düşündüm. “İlle de ölü çıkması isteniyorsa, önümüzde bu işe daha uygun olan Müftülük sorunu var. Emirlerinizi bekliyorum. Gâvur Ali.”

....


Müftülük sorunu yüzünden Azınlık içinde çıkan kanlı olaylar da Gâvur Ali’nin bir oyunuydu. Bu olaylarda Türklüğün zaferinin hangi noktada toplandığını ve Gâvur Ali’nin yeni serüvenlerini kısmet olursa size bir dahaki sefere anlatacağız.



İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder