6 Nisan 2017 Perşembe

[Online] ARABAYI KİM ÇALDI




İNGİLİZ KEMAL’DEN SONRA EN BÜYÜK TÜRK CASUSU
GÂVUR ALİ’NİN AKIL ALMAZ MACERLARI

mizahî hikâye



08/12/2015, saat 3:30; Gümülcine 

Kuvanlıklı Hasan evinden çıktı, kendisini yolkapıya kadar geçiren karısını öptü ve yeni beyaz Toyota Corolla arabasına bindi. Aralık ayının ilk günleri, bu kış havalar hâlâ soğumamıştı. Bir haftadır esen lodos durmuş, ortalığı hafif bir sis kaplamıştı. Arabanın camlarında oluşan nemi kurutmak için kaloriferi çalıştırdı. Kapının önünde duran karısına el sallayıp hareket etti. Gecenin bu saatinde Gümülcine ıssız ve sessizdi. Yolda nemden korunmak için bufanlarına sarınmış birkaç yayaya rastladı, bir de devriye gezen bir polis arabasına. Birkaç dakika sonra Tuzcuköy hizasındaki kavşaktan sağa saptı ve Egnatia otobanına girdi. İstanbul'a gidiyordu.

Gümülcine'den Türk sınırına kadar Egnatia'yı neredeyse karış karış biliyordu, son yedi yıldır bu yoldan sayısız kez gidip gelmişti. İstanbul'a bazı tüccar ve firmalarla görüşmeye ve sipariş vermeye gidiyordu. Eskiden bu yolculuğu daha sık yapardı, şimdilerde yazışmalarını ve siparişlerini bilgisayar üzerinden yürüttüğü için bu git-gellere artık gerek kalmamıştı. Ancak arada bir yine de bu yolculuğu yapmadan olmuyordu. Bu kez İstanbul'a gidişinin asıl nedeni, oradaki mal aldığı firmalara yapması gereken ödemelerdi. Yunanistan'da bankalarda dört aydan beri "capital controls" uygulanıyordu ve yurtdışıyla ticarette ödemeler için banka yolu neredeyse kapanmıştı. Ödemelerini artık elden ve kaçak yapıyordu. Biriken borçlarını ödemek için yanına 100 bin evro kadar bir para almış ve paraları arabanın kolay bulunmayacak bir yerine saklamıştı. Son dönemde Yunan gümrüğünde yoğun arama yapıldığını duymuş ve önlemini almıştı.

Kuvanlıklı Hasan'ın Gümülcine'de yedi yıldan beri çalıştırdığı iç çamaşırları satan bir mağazası vardı. Çeşitli don ve fanila, çorap, pijama, peşkir, yorgan, yastık, çarşaf, yorgan kılıfı gibi şeyler. Sattığı eşyaların neredeyse tümü Türk malıydı. Ekonomik kriz yüzünden Yunanistan'da bu gibi malları üreten fabrikalar kapanmış ve üretim durmuştu. Boşluğu Çin ve Türkiye doldurmuştu. Türk malları Çin malları kadar ucuz, ama çok daha kaliteliydi ve alıcı buluyordu. Ekonomik kriz Hasan'ın satışlarını da etkilemişti, ama o başkalarına bakışla halinden memnundu.

Hasan, önünde ağır ilerleyen bir kamyonu sollayıp geçti. Yanından geçerken onun bir vinç olduğunu farketti, besbelli bir kazada demir yığını haline gelmiş bir arabayı taşıyordu. Kamyondaki bazı yazıları okuyabildi: "Διεθνής Οδική Βοήθεια INTEREUROPA". "Ah bu trafik canavarı!" diye mırıldandı. Sonra, "Yahu kaza yapan arabayı taşımak için daha uygun bir saat bulamamışlar mı?" diye düşündü. Saat 4'ü gösteriyordu.


24/08/2016, saat 9; Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir saat sonra başlayacak törende yapacağı konuşma için tuttuğu notlara bir göz attı. Davetliler oluk oluk gelmeye ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin bahçesini doldurmaya başlamıştı. Bugün üzerinde çoktandır kafa yorduğu uzun vaadeli bir projeyi uygulamaya koyuyordu. Amacı, Cumhurbaşkanlığı Sarayını kutsiyet ve maneviyat ile donatarak onun halk arasındaki saygınlığını daha da yükseltmek ve böylece muhalefetin ağzını kapatmaktı. Bu Saray yüzünden nice eleştiri ve kınamalara hedef olmuştu. Muhalefet, Saraya boykot ilan etmiş, oraya ziyarete gelmiyor, meşruiyetini kabul etmiyordu. Osmanlı ecdadımızın ihtişamına ve şanına layık bu şaheseri, savurganlık, megalomani gösterisi, saltanat nostaljisi, acube gibi nice çirkin yakıştırmalara konu etmişlerdi. Yabancıların hayranlık ve gıptayla baktığı Cumhurbaşkanlığı Sarayını, yeni dünyanın 7 harikasının yanına 8. harika olarak olarak katılmasını beklediği bu eseri, muhalefet ve özellikle Kemalist kesim aşağılayıp duruyordu.

RT Erdoğan'ın son çılgın projelerinden biri, Cumhurbaşkalığı Külliyesinin bir bölümünü Türk büyüklerinin Anıtlar Bahçesine dönüştürmekti. Anıtlar, büst, heykel ve benzeri kompozisyonlardan başka o kişilerin yaşam ve faaliyetlerini simgeleyen şeylerden oluşacak ve herbiri beyaz mermerden yapılmış kaideler üzerine oturtulacaktı. Erdoğan, kendisi için de mütevazı bir anıt düşünüyordu, şöyle: Bir mermer levha üzerine kabartma ile kazılmış Osmanlı haritası ve onun önünde tüm Osmanlı coğrafyasını saracak şekilde kollarını açmış kendi silüeti. Bu kompozisyon için yetenekli bir sanatçı arıyordu.

Bugün ilk Türk büyüğünün anıtını törenle açacaktı. Ama bu kişinin kim olduğu gizli tutuluyordu. Kim olduğunu Erdoğan, kadim dostu Mehmet Müezzinoğlu, birkaç danışmanı ve MİT müsteşarından başka kimse bilmiyordu. Basın ve televizyon kanalları konuyu çok araştırmış, ancak bir süredir Anıtlar Bahçesinde büyük bir kaide üzerinde üstü muşambayla sımsıkı örtülü anıtın kime ait olduğunu bir türlü öğrenememişti. Ortalıkta bir sürü söylentiler dolaşıyordu.

En yaygın söylentiye göre bu anıt, Mustafa Kemal'in bir heykeliydi. Anıtlar Bahçesinin ilk konuğu Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası olamaz deniliyordu. Ancak bu tahmine itiraz edenler de vardı. Onlar, Erdoğan'ın öncelikli değerleri arasında Atatürk'ün ve Cumhuriyet'in olmadığını öne sürüyorlardı. Bu heykel olsa olsa bir Osmanlı padişahına aitti, Fatih, Kanunî Süleyman veya Yavuz Selim gibi. Ankara ve tüm Türkiye böyle söylentilerle çalkalanıyordu. Hatta Kürt kökenli yurttaşlardan bazıları ve bazı liberal aydınlar, 2015'in ortalarında barış süreci tamamalanıp PKK silah bıraktıktan sonra, sürece tayin edici katkıları yüzünden bu anıtın bir Abdullah Öcalan heykeli olduğunu iddia ediyorlardı. Bir mizah dergisi ise, 24 Temmuz 2016'da açılışı yapılacak anıtın Nasreddin Hoca'ya ait olduğuna dair bahse girmişti. Hatta Hoca'yı eşeğine ters binmiş olarak gösteren heykelin fotoğrafını bile yayımlamıştı.


08/12/2015, saat 7:15; Tekirdağ

Kuvanlıklı Hasan, yarım saattir kestirmekte olduğu Corolla'sının koltuğunda cep telefonunun çalar saatiyle uyandı. Ortalık hâlâ karanlıktı. Yılın en kısa günleri, sabah olmak bilmiyordu. Tekirdağ'a vardığında acıktığını hissetmiş, arabasını caddenin kıyısına park ederek az ilerideki bildiği bir işkembe çorbacısına girmişti. Karnını iyice doyurduktan sonra arabasına döndüğünde üzerine bir ağırlık çökmüştü. Trafik buradan öte adamakıllı yoğunlaşacaktı ve zinde olması gerekiyordu. Biraz kestirirse iyi olacağını düşündü.

İyice kendine gelinceye dek park ettiği yerden bir süre caddedeki hareketliliği seyretti. Tekirdağlılar sabah karanlığında yolları doldurmuş, hızlı adımlarla işlerine gidiyorlardı. Caddede yoğun bir trafik vardı. İstanbul istikametine doğru giden vinçli bir kamyon dikkatini çekti. Besbelli bir kazada iyice yoğruşmuş bir arabayı yüklenmiş çekiyordu. "Burada da trafik canavarı" diye düşündü. Hareket ettiğinde arabasını hız yapmadan dikkatli sürmeye karar verdi.


08/12/2015, saat 9:30; DEB'in merkez binası, Gümülcine

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının yegane millî siyasî partisi Dostluk, Eşitlik ve Barış'ın tüm yöneticileri Kozluköy yolundaki merkez binasına koşmuş, şaşkınlık ve öfke içinde bu gece binaya yapılan çirkin saldırının izlerini inceliyorlardı. Altı ay önce ilkeli ve demokratik bir kurultayda adaylar arasında Azınlığa hizmet rekabeti içinde yeni seçilen genel başkan, asbaşkanlar, merkez kurulu üyeleri, herkes oradaydı. Merkez binasının camları kırılmış, binanın içine giren saldırganlar bürolardaki eşyalara zarar vermiş ve her tarafa mavi boyayla ilk kez ortaya çıkan bir terör örgütünün adını yazmışlardı: ΦΡΟΥΡΟΙ ΤΗΣ ΘΡΑΚΗΣ. Boyanın rengindeki sembolizm tabiî kimsenin dikkatinden kaçmadı. Türk'ün ulusal rengi kırmızı ise Yunan'ın da maviydi.

İlk şaşkınlık atlatıldıktan sonra hemen akıllı cep telefonları çalıştırılmaya başladı. Haber, saldırının görüntüleriyle birlikte her tarafa iletildi. Önce Türkiye'ye, ardından azınlık basınına, daha sonra Atina basınına ve Avrupa kuruluşlarına. Ve parti adına ilk kınama çıkarıldı. Faillerin derhal yakalanması ve adalete teslim edilmesi isteniyordu. Bu arada orada bulunanlar, önce hep birlikte ve sonra herbiri ayrı ayrı, terör örgütünün duvarlarda yazılı isminin önünde birer hatıra fotoğrafı çıkmayı ihmal etmediler. Ancak o telaş içerisinde polise haber vermek unutulmuştu, sonunda o da yapıldı.

Ama partili yetkililer asıl şoku yarım saat sonra yaşadılar. Garaja inen bir üye orada geçici olarak sergilenen arabanın yerinde olmadığını gördü. Herkes oraya koştu. Saldırganlar, arabayı çalıp götürmüşlerdi. Kazaya uğradığından bu yana tam yirmi yıldır bir yerde muhafaza edilen ve bir ay önce partinin merkez binasına vinçle taşınan bu hurda demir yığınını çalıştırıp hareket ettiremeyeceklerine göre, demek ki saldırganlar da onu bir vinçle kaldırıp almışlardı. Profesyonel bir timle gerçekleştirilen özel bir operasyon. Saldırının asıl amacının bu arabayı çalmak olduğu anlaşılıyordu. Parti, araba olayını da ekleyerek yeni açıklama çıkardı. Buradan öte artık çalınan araba saldırı olayının odağını oluşturacaktı. DEB diretiyordu, arabamızı geri isteriz diyor, başka bir şey demiyordu. Bulup getirene ödül vaadedildi. Başkan haykırıyordu, "Arabamızı geri vermezseniz, biz yenisini almasını da biliriz! Hem de çıtır çıtır yenisini ve lüksünü, bir Mercedes!"


24/07/1995; Azınlığın Susurluk'u

Türk Azınlığının efsanevî ve yegane lideri ve DEB'in kurucusunun o gün azınlık davası uğruna kendini nasıl feda ettiğini bilmeyen yok. Bir sünnet düğününe giderken Gümülcine-İskeçe yolunda tam Susurköy hizasında toprak yoldan çıkan bir traktörle çarpışmış ve çarpmanın şiddetiyle yoğruşan arabasının içinde can vermişti. O gün Fiat Tipo yerine zırhlı Mercedes'ini tercih etseydi, belki kazadan birkaç sıyrıkla kurtulmuş olacaktı. Ama kader işte, bilemezsin ki.

Türkiye'nin Susurluk'u varsa, Azınlığın da Susurköy'ü var. Zaten iki kahraman yakından tanışıyor ve Türklük ve para konularında işbirliği yapıyorlardı. Nitekim Abdullah Çatlı, yoldaşının cenazesine katılmak üzere yakalanıp ifşa olma tehlikesini göze alarak sahte pasaportla Almanya'dan Gümülcine'ye gelmişti. Öylesine birbirine yakındılar. Bu aynılık ve kader birliği daha sonraki olaylarla da inanılmaz ölçüde devam etti. Ölümlerindeki benzerlik, şehit düştükleri yerlerin Susur yani su sığırı yani manda batağı diye aynı adı taşıması, bütün bunlar araya ilahî bir parmak girmeden gerçekleşemezdi. 

O kurşunî Fiat Tipo kaza yerinden kaldırılıp İskeçe'de bir alana terkedildi ve yirmi yıldır orada bekletiliyordu. 


2015 yılının yaz ayları; liderin müzesi

O kurşunî Fiat Tipo kaza yerinden kaldırılıp İskeçe'de bir alana terkedildi ve yirmi yıldır orada bekletiliyordu. Bu süre içinde kirlendi, paslandı, iyice bir hurda demir yığınına dönüştü. Liderin kurduğu DEB, tersine, parladı ve gelişti, Gümülcine'deki parti büroları dar gelmeye başladı. Son kongrede parti merkezinin partinin ve onun kurucusunun adına ve şanına layık bir binaya taşınması kararı alındı. 2015'in yazı, DEB'in şehrin hemen dışında Kozluköy yolundaki büyük bir müstakil ve bahçeli binaya taşınacağı açıklandı. Partili yetkililer, merkez binasının açılış töreni için hazırlıklara başladı.

Duvarlar, liderin posterleriyle doldurulacaktı. Ve duvarları ayrıca dünya ve Türk siyasetinin önde gelen isimleriyle çıktığı fotoğraflar süsleyecekti. Tam karşıya Almanya’da bir hava alanında Abdullah Çatlı’yla çıktığı bir fotoğraf asılacaktı. Salonlardan biri, liderin müzesine dönüştürülecekti. Parti merkez kurulunda müzenin nelerle donatılacağı uzun uzun tartışıldı. Bu konuda bir hayli zorluk çekildi. İlk gençlik yıllarından beri kendisini adadığı ve öncülüğünü yaptığı azınlık mücadelesinden belgeler ve fotoğraflar sergilenecekti. Ancak bu konuda özellikle eski azınlık mücadelelerinden yeterli belge bulunmadığı anlaşıldı. Zira liderin Ana Vatan tarafından ölümünden topu 6 yıl önce Azınlığa dikildiği hatırlatıldı, o zamana kadar bir yerde kaydı yoktu, hangi eski mücadelede yer aldığı söylenebilirdi ki? O yüzden "İnhanlı Direnişinin öncüsü", "Yaka Direnişinin kahramanı", "29 Ocak 1988'in fikir babası" gibi sloganlarla yetinilmesi kararlaştırıldı. Bu sloganların hiçbiri belki gerçeği yansıtmıyordu, ama ne önemi vardı ki, olsun, bir atasözünün dediği gibi o kadarcık kusur kadı kızında da bulunur. Ama liderin onu yücelten asıl büyük kahramanlığı İmza Kampanyasıydı. "Tek başına 15 bin imza topladı" diye yazılacaktı. Yaşlı bir yönetici, "Abartmayalım, topladığı imzalar 500'den çok değildi, onların da yarısı sahte." diye bu sayıya itiraz edecek oldu. Bir genç üye tepki gösterdi, "Gerçeğin ne olduğu önemli değil. Halka neyin pas edildiği, neye inandırıldığı önemli. Biz 15 bin diyorsak, herkes 15 bin olduğuna inanmak zorundadır. 30 bin dersek, 30 bin." diyerek yaşlı üyenin sözünü kesti. Böyle hararetli tartışmalarla müzenin nasıl donatılacağı konusunda kararlar alınıyordu.

Toplantıda tartışmalar şöyle devam etti:

-Liderin bize bıraktığı zengin mirastan bazı şeyleri sergileyelim.

-Doğru, çok doğru. Ama sağlam neydi bıraktığı miras, benim şu anda aklıma gelmiyor, hatırlatır mısın?

-Ne bileyim ben, bana mı soruyorsun?

-Yazdığı makaleler olabilir, kitaplar olabilir. Ona ait vecizelerden bazılarını levhalara yazıp duvarlara asabiliriz.

-Yazdığı makaleleri yok, kitabı yok. Ama bir vecizesini hatırlıyorum rahmetlinin, “Bana oy vermeyeni sınırda MİT arbası bekliyor” diyordu seçim kampanyalarında ve bu sayede çok oy topluyordu. Bu sözünü çerçeveletip duvara asabilir miyiz acaba? Ayıp mı olur dersiniz? Sonra sakın MİT kızmasın?

-Niye ayıp olsun? MİT te niye kızsın ki? Tersine memnun olur, çünkü bu söz MİT’in toplum içindeki saygınlığını artırır. Liderin akıllarda kalan bütün sözleri müzede sergilenmelidir. Şu sözleri çerçeve içinde duvara asılabilir: “Azınlıkta karalisteliler iki yüze çıkmış diyorlar. İki bin olursa bu Azınlık rahat edecektir.” “Azınlıktaki solcuların Öte’de ayaklarını kırdırtırtacağım.”

-Benim de hatırladığım bir sözü vardı liderimizin. Bir gazeteci kendisini sünnetten çok ücret aldığı için eleştirince, “Aç ayı oynamaz” diye yanıt vermişti. Oynayan bir ayı resmi yapalım, altına da yazalım, “Bu ayı oynuyorsa, karnı tok olduğu içindir”. Fena mı olur yani?

-Yaptığı hayırları, bağışları yazamaz mıyız?

-Olur. Gerçi öbür faaliyetleri arasında hayır yapmaya pek fırsat bulamamıştır ama.

-Fakir çocukları ücretsiz sünnet ederdi diye yazalım.

-Ücretsiz sünnet ettiği bir çocuk bulursanız, o zaman yazın.

-Türkiye'de ona verilmiş Atatürk barış ödülünü, liderlik ünvanını, üniversitelerin verdiği fahrî doktorluk ünvanlarını sergiliyebiliriz. Hatta onun adıyla anılan hastanelerin, pastanelerin, okulların, sokakların, eczanelerin, bakkalların bir listesini hazırlayabiliriz.

-Tamam işte, en garantisi bunlar, Türkiye'nin ona verdiği nişanlar. Yoksa Azınlıktan bir şey bulamazsınız. Türkiye’den ne bulursak müzede sergileyelim.

-Başkonsolosla yaptığı kavgayı unutmayalım. O kavganın simgelediği şeyi. Lider, başkonsolosu “Ben de seni geldiğin köye sürgüne göndermezsem, burnuma halka taksınlar!” diye tehdit ederken, kimin üstün olduğunu da gösteriyordu.

-Ama sonra o lafı burnundan getirdiler. Bu konuyu iyisi mi hiç açmayalım.

-Hekimlik mesleğiyle ilgili bir şeyler olamaz mı?

-Bilmiyorum. Balanderlik işlevi gördüğü söylenmiş ve yazılmıştı, ama bunlar bana millî gurur meselesi yapılacak şeyler olarak görünmüyor. Diğer arkadaşlar ne diyorlar bu konuda?

-Niye yoruyoruz kendimizi, anlamıyorum. Müzede neler sergileneceğini Koca Kapı’ya sormayacak mıyız? Nelerin sergileneceğini orası belirlemeyecek mi? Boşuna laf ediyoruz.

-Olsun. Bizim de bir şeyler önermemiz gerekmez mi? İlk fennî sünnetçi doktorumuz olduğunu vurgulayalım. Liderin sünnetçilik faaliyetlerini sergileyelim.

-Anlamadım, sünnetçiliğini nasıl sergileyeceğiz? Sünnet ettiği çocukların şeylerini mi duvarlara asalım?

Toplantıda bir kahkaha koptu. Başkan, "Arkadaşlar, konuyu sulandırmayalım, lütfen ciddi olalım!" diye müdahele etti.

Daha sonra başkan söz aldı ve şöyle konuştu: "Arkadaşlar! Liderin bize bıraktığı mirastan söz ediyoruz. Bakıyorum ki zorlanıyoruz. Ehten püften şeylerle meşgul oluyoruz. Neredeyse hiç miras bırakmadı diyeceğiz. Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi yani DEB'ten daha büyük miras olabilir mi?" Öbür üyelerden bir alkış koptu. Başkan devam etti: "Ama şimdi bana DEB'in Koca Kapı'nın direktifiyle kurulduğunu hatırlatmayın, rica ederim. Adının da, tüzüğünün de oradan geldiğini de hatırlatmayın, çok rica ediyorum. Bunlar devlet sırrıdır ve açıklanamaz. Bunları ifşa eden kişi vatan haini ilan edilir. İçinizde vatan haini olmak isteyen var mı? Onun için ağzınızı kıçınız gibi kapalı tutun. Ne diyorduk? Ha, liderin Azınlığa bıraktığı bir büyük miras ta kazada şehit olduğu arabasıdır. Ama biz onu unuttuk, değersemedik... Şimdi benim bir önerim olacak. Müze salonu oldukça büyük. Salonun ortasına liderin o arabasını koyalım. Araba İskeçe'de bir alanda muhafaza ediliyor. Alıp getirelim. Sembolik öneminin çok derin olacağına inanıyorum. O arabayı burada Azınlığın bir mabedine dönüştüreceğiz!" Herkes bu fikri pek parlak buldu ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. Arabanın bir mabet haline getirileceği Ankara'da Cumhurbaşkanı RT Erdoğan'ın kulağına kadar gitti. O dahi bu fikri pek parlak buldu.

Bir hafta sonra kurşunî Fiat Tipo, artık paslanmış bir demir yığını halinde çekici bir vinçe yüklenip Gümülcine'de DEB'in merkez binasındaki garaja taşındı. Daha sonra müzeye dönüştürülecek büyük salonda sergilenecekti.


22/12/2105, saat 11; DEB'in merkez binası, Gümülcine


Adı ilk kez duyulan terör örgütünün DEB binasına 8 Aralığı 9'a bağlayan gece gerçekleştirdiği saldırının üzerinden iki hafta geçmiş, fakat ne failler yakalanmış, ne de çalınan araba bulunmuştu. Başkanın "Arabamızı geri vermezseniz biz yenisini almayı da biliriz" türünden çağrı ve tehditleri de hiçbir sonuç vermemişti.

Başkanın yeni ortaya çıkan bu terör örgütünün isminde o zamana kadar farketmediği bir ayrıntı dikkatini çekti. "Fruri tis Thrakis", F harfiyle başlıyordu. Türkçeye çevirisi de "Trakya Muhafızları" idi, yani örgütün Türkçe adında da F harfi karşımıza çıkıyordu. Bu tesadüf olamazdı, besbelli bir şifreydi. F harfi bir şeyi simgeliyordu ama ne olduğunu bulamadı. Başkan daha o zaman bu F'nin FETÖ'yü işaret ettiğini nereden bilebilirdi ki, ve her komplonun altından burdan öte hep FETÖ’nün çıkacağını?.

Bu arada saldırı olayıyla ilgili kınama üzerine kınama çıkarılıyordu. Önce Türk Dışişlerinden, sonra Yunan Dışişlerinden, daha sonra ayrı ayrı dört azınlık milletvekilinden, tüm azınlık kuruluşlarından, BAKEŞ'ten, BTTÖB'den, SÖPA'lı öğretmen derneğinden, ABTTF'den, Türkiye'deki BTTD derneklerinden, barolardan...

O gün saat 11'e doğru DEB'in merkez binası bahçesine yabancı bir araba girdi. Tetikte olan çalışanlar, bu yabancının kim olduğunu ve ne istediğini öğrenmek için hep birlikte dışarı fırladılar. Sarı renkli arabadan iri kıyım bir genç adam indi. Etrafını saran çalışanlara başkanla görüşmek istediğini söyledi. Bu arada ne oluyor diye öğrenmek için başkan da bahçeye çıkmıştı. "Başkan benim. Siz kimsiniz, ne istiyorsunuz?" diye sordu. Sarı arabanın sahibi başkanın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı ve sonra ikisi birden başkanlık odasına girip kapıyı kapattılar. Bahçede kalan çalışanlar, sarı arabanın Ankara plakası taşıyan bir Fiat Tipo olduğuna dikkat ettiler.

Başkan, şaşkın bir halde ve ne diyeceğini bilemeden kesin ifadelerle konuşan genç yabancıyı dinliyordu. "-Size Ankara'dan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın selamını getirdim." "-Ve aleykümüsselam." "-Çalınan arabanızın yerine dışarıya parkettiğim arabayı partiye hediye ediyor." "-Allah ondan razı olsun." "-Çalınan arabanızın aynısı, bir Fiat Tipo. Aynı amaçla kullanasınız diye. Ancak rengi sarı. Kurşunî renklisini ne yazık ki bulamadık. Bir çaresine bakarsınız, gerekirse onu kurşunîye boyatırsınız. Ayrıca bir balyozla onu dövüp kaza süsü verirsiniz." "-Tabiî tabiî." "-Şimdi dikkat ediniz. Bu arabayı size Cumhurbaşkanının hediye ettiğini kimse bilmeyecek. Hatta siz bile unutacaksınız. Bu bir devlet sırrıdır. Tamam mı? Devlet sırrını ifşa edene ne dendiğini biliyorsunuz değil mi? Can Dündar'ın başına gelenlerden haberiniz var sanıyorum." Genç adam başkanın cevabını beklemeden bürodan çıktı. Çıkarken kendi kendine mırıldanıyordu: "Yahu, Gümülcine'den Ankara'ya, Ankara'dan Gümülcine'ye Fiat Tipo taşırken bir hal olduk."

Bir hafta sonra DEB'in bir yeni açıklamasında azınlık halkına çalınan arabanın bulunduğu müjdesi veriliyordu. Ardından merkez binası ziyaretçi akımına uğrayacaktı. Müzeye dönüştürülen büyük salonun ortasında kazada her tarafı yoğrulmuş kurşunî renkli bir araba duruyordu şimdi, liderin içinde hayatını kaybettiği Fiat Tipo. İlk ziyaretçiler bu arabada Ankara plakasının ne aradığını sordular. Sonraki gün plaka yerinden sökülmüştü.


08/12/2015, saat 7:45; Tekirdağ - İstanbul yolu

Kuvanlıklı Hasan, Tekirdağ'dan beri kaza yapmış bir arabayı taşıyan vinçli kamyonun peşinden gidiyordu, Corolla'sını sağ şeritten ve hız yapmadan sürerek. Az sonra tan yeri ağarmaya ve ortalık aydınlanmaya başladı. Şimdi önünde giden kamyonu ve taşıdığı arabayı daha iyi seçiyordu. Bir demir yığını haline gelmiş kurşunî arabanın markasını ayırdetmek mümkün değildi. Ama daha dikkatli bakınca, birkaç ayrıntıdan onun bir Fiat Tipo olduğunu farketti. Bundan önce 14 yıl boyunca bir Fiat Tipo kullanmıştı, bu markanın her santimini avucunun içi gibi bilmemiş olsaydı bu hurda demir yığınının ona ait olduğunu anlayamazdı. Ve birden irkildi, ortalığın aydınlanmasıyla peşinden gittiği kamyonun arkasındaki yazılar seçilir hale gelmişti: "Διεθνής Οδική Βοήθεια INTEREUROPA". Aynı kamyonla dört saat önce Yunanistan'da Gümülcine - Dedeağaç yolunda karşılaşmıştı. Kafası karıştı.


24/08/2016, saat 1015; Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi

Anıtlar Bahçesinde açılışı yapılacak ilk eser için davetliler saat 9'dan beri oluk oluk gelmeye başlamış ve bahçeyi doldurmuşlardı. Bakanlar, milletvekilleri, subaylar, muhalefet liderleri, medya mensupları, halk. Cumhurbaşakanı Erdoğan kendini gülümsemekten alamadı. Muhalefet liderleri için "kuzu kuzu gelecekler" demişti ve nitekim gelmişlerdi.

CHP ve MHP liderleri Sarayı ziyaret etmeyeceklerine dair yemin etmişlerdi. Davete icabet edip etmemek konusunda çok düşündüler. Kulaklarına Saraya dikilecek ilk anıtın Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet konulu olduğunu fısıldamışlardı. Davete icabet etmemeleri Atatürk'e saygısızlık olarak tahrif edileceğinden korktular ve gitmeye karar verdiler.

HDP liderleri de benzeri bir tereddüt içindeydiler. Onların kulaklarına fısıldanan şey ise Anıtlar Bahçesine dikilecek ilk heykelin Abdullah Öcalan'a ait olduğu idi. Bu durumda daveti geri çeviremezlerdi. Törene kalabalık bir grupla geldiler.

Muhafazakar ve Osmanlıcı kesim ise büyük kalabalıklar halinde gelmişti. Hem Erdoğan'a karşı derin sevgilerinden, hem de Osmanlı mazisine karşı derin saygılarından. Zira onlar, bugün açılışı yapılacak ilk anıtın bir Osmanlı padişahına ait olduğundan emindiler.

Cumhurbaşkanı RT Erdoğan, büyük bir mermer kaide üzerinde kalın bir muşambayla sımsıkı sarılı anıta yaklaştı, muşambanın bağlarının çözülmesini emretti. Sonra çevik bir hareketle muşambayı çekip aldı, altındaki anıt ortaya çıktı. Kalabalıktan "Aaa..." diye bir hayret nidası yükseldi. Mermer kaidenin üzerinde bir arabaya ait olduğu zor anlaşılan kurşunî rengi solmuş ve paslanmış bir demir yığını duruyordu. Kalabalıktan bir kez daha bu kez daha şiddetli "Aaa..." sesleri yükseldi. Arabanın yamrulmuş arka kapısında küçük bir levha üzerinde yazılı Fiat Tipo markası zor seçiliyordu. Hemen onun altındaki kırmızı markadorlu yazıyı kimse farketmedi: Batı Trakya'nın muhafızları, Gâvur Ali.

Cumhurbaşkanı RT Erdoğan konuşmaya başladı: "Batı Trakya'nın kurtarıcısı ve yegane lideri, onu muassır medeniyet seviyesine yükselten büyük adam, büyük mücadeleci, Türklüğün yetiştirdiği ender devlet adamı ve siyasetçi, büyük düşünür..." diye başladı, sonra biraz duraksadı, "Aslında bunlar benim için söylenmesi gereken sözler" diye aklından geçirdi ve devam etti...


Sonraki günler; MUCİZE! MUCİZE!

Gümülcine'de DEB'in merkez binasında sergilelenen Fiat Tipo'dan başka bir de tıpkısının Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin Anıtlar Bahçesine dikildiği tabiî gizli kalamazdı. Duyuldu ve beraberinde birçok soruları getirdi. "Nasıl olur, mümkün mü? Bu işte bir bit yeniği var. Arabayı klonlamış olamazlar ki! Bizimle kim dalga geçiyor?" gibilerden. Ama böyle çekincelere verilen yanıt hazırdı: "Mucize! Mucize! Yaradan'a göre zor mu ki?" Türk halıkının %60'ı buna inanıyordu. Azınlıkta ise bu oran çok daha yüksekti.



İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder