26 Mayıs 2017 Cuma

[Online] İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -1-





TARİHTEN BİR YAPRAK



1987-1996 dönemi, BTT Azınlığı ile Türkiye arasındaki ilişkilerde özel bir yer işgal eder. 10 yıldan çok bir süre, sayısı 200’e (1) ulaşan azınlık bireyine Türkiye’ye giriş yasağı, halk arasında adlandırıldığı biçimiyle Kara Liste, uygulandığı dönemdir. Kara Liste, tabiî, yalnızca Türkiye’ye giriş yasağıyla sınırlı kalmamış, özelde ve genelde beraberinde daha birçok olumsuz sonuçları da getirmiştir. En başta o kişilerin yaşamlarını altüst ederek ve genel olarak Azınlığın toplumsal ve ulusal yaşamında büyük karışıklıklara yol açarak. Zira Azınlığın Türkiye’ye olan bağımlılığı, duygusal ve maddî, sıkıdır ve o dönem daha da sıkıydı. Bu olumsuz sonuçlardan bazıları o kişilerin yaşamlarında 20 yıl sonra bugün bile etkindir (2).

Bir önceki yazımda (Celal Zeybek -3) bu ilk Kara Liste uygulamasının “derin” nedenlerini açıklamaya çalışacağıma söz vemiştim.

20 yıl önce kapanmış görünen bir yarayı yeniden kaşımaktan gurur duyduğumu söyleyemem. Görev duygusunun baskısı altında bunu yapmak zorunda hissediyorum kendimi, bir yıldan çok oluyor Kara Liste uygulaması yeniden başladığı için. Olayı duyurup protesto ederek yaygınlaşmasını engelleriz umuduyla. En başta bunu yapması gereken siyasî önderlerimizdi, azınlık oylarıyla bir koltukta oturanlar, ve dört milletvekilimiz, ama onlar görevden kaçıyorlar. Haksızlığa uğrayanlar da korktuklarından veya utandıklarından ortaya çıkıp olayı duyurmaktan çekiniyorlar, çileyi ve ayıbı kendi başlarına aileleriyle birlikte çekmekle yetinerek. Tıpkı 1987-1996 döneminde olduğu gibi.

Azınlığa bu ikinci Kara Liste uygulamasında hiç olmazsa gerekçeler açık. Cezalandırılan kişilere yüklenen suç, Fethullahçılık veya RT Erdoğan’a hakaret. Sınırdan geri döndürülen azınlık bireylerine verilen resmî belgede Türkiye’nin millî güvenliği için tehlikeli diye yazıyor. Bu, teröristlikle suçlanmanın kibarcası. Bizim duyumlarımıza göre bugüne dek Türkiye’ye giriş yasağı konulan kişilerin sayısı şimdilik 20 kadar. Gerçekte daha çok olabilirler, daha az değil.

BTT toplumunda mezhepçilik-tarikatçılık-dincilik hareketleri yoktur, geçmişte ne ölçüde olmuşsa ve şimdide ne ölçüde varsa Türkiye'den ithaldir. Fethullahçı hareket de öyleydi. Şu farkla ki, Fethullahçılar örgütlenme konusunda komünistlere taş çıkartacak kadar deneyimli ve başarılıydılar. Bugün bu hareketler azınlık ölçülerine göre en yüksek bir düzeye ulaşmışsa, AKP iktidarı sayesinde olmuştur. Şimdi, bir Batıtrakyalı Fethullah sempatizanı olabilir, çünkü Hizmet’ten iyilik görmüştür, veya bir başka nedenle. Ama herhalükarda AKP’nin kendisinin ve hükümet üyelerinin düne kadar olduğu ölçüde ve bir Anadolulunun olduğu gibi Fethullahçı biraz zor olur. Çünkü o kültürle yoğrulmamıştır. Maalesef AKP sayesinde son yıllarda o da oluyor. Kimliğimizi yitiriyoruz.

Son dönemde RT Erdoğan’da Fethullah hezeyanı başgösterdi diye herkes onunla özdeşleşmeye, onun peşinden gitmeye ve onunla birlikte kan davası gütmeye mecbur değil. Hele bir Batıtrakyalı hiç değil. Ve bu hezeyana katılmayanlar Fethullahçı, o halde terörist diye bir mantık işletilemez. Ama Türkiye’de bal gibi işletiliyor. Onun için biz de orada durumlar anormal ve mantık dışı diyoruz. Şimdi Balkan Türklerinin tüm hassasiyetlerini taşıyan bir Batıtrakyalıyı ülkenin “millî güvenliği için tehlikeli” olarak nitelemek, o Batıtrakyalı ne olursa olsun, en Kemalist iki gazeteyi CUMHURİYET ile SÖZCÜ’yü dinci ve Fehullahçı olarak nitelemekten bile daha absürd. Ama Türkiye’de bunlar oluyor. Orada durumlar anormal ve mantık dışı demedik mi. Aklın-mantığın ve adaletin yerini Erdoğan’ın hezeyanı ve estirdiği terör almış.

RT Erdoğan'a hakarete gelince; Batıtrakyalı olarak Çipras'ı serbestçe eleştirdiğim (ona hakaret ve küfür ettiğim) kadar kendime Erdoğan'ı da aynı şekilde eleştirme hakkı tanıyorum.

Şimdiki Kara Liste uygulamasında suçlamalar deli saçması da olsa hiç olmazsa belli ve açık. 1987-96 döneminde ise suçlamalar belirsizdi, kimse neyle suçlanıp neden cezalandırıldığını bilmiyordu. Kimseyle ilgili hiçbir açıklama yapılmıyordu. Herkes acaba ben nasıl bir suç işledim, hangi hareketimle Koca Kapı’yı kızdırdım veya gücendirdim de cezalandırıldım diye kendi kendini sorguluyordu. Ve herkes kendinde bir ya da birden çok kusur bulup Ana Vatan beni bunlar için cezalandırmış olabilir diye düşünüyordu (3). Ondan sonra kendi düzeyinde olup ta cezalandırılmayan veya tersine ödüllendirilen kişilere bakıyordu, onlarda da benzeri hatta daha büyük kusurlar bularak, ve bu farklılığı izah edemiyordu. Onların himayesi Koca Kapı’nın hafiyesi olmalarından mı kaynaklanıyordu? Yani makbule geçmem için benim de hafiye olmam mı gerekiyor? (4) ... Kara Liste uygulamasının işte sana azınlık toplumunda yol açtığı bir bölünme ve yozlaşma süreci.

Bu konuları karalistelilerin önde gelen isimleriyle (Hasan İmamoğlu, Hafız Yaşar, Mehmet Müftüoğlu, Abdülhalim Dede, Halil Haki, Refika Nazım, Ahmet Mehmet Muncura, Hakkı Emin, Ali Nuri, Aydın Ömeroğlu, Orhan Hacıibram, Celal Zeybek ve daha birçok kişilerle) cesaret edebildikleri ölçüde günler, aylar, yıllar boyu konuştuk durduk, sık sık A. Dede ile birlikte. Bu kişilerin, bırak tümünün, üçünün beşinin bile, on yıl boyunca bir kez olsun bir araya gelip konuyu aralarında tartıştıklarını sanmayın. Ortak bir eylemi, bir protestoyu ise hayal bile etmeyin. Onun için Koca Kapı'nın bazı azınlık bireylerini cezalandırma ve terbiye etme süreci tereyağdan kıl çeker gibi işlemiştir. Birkaç kişi gürültü etmemiş ve kavgasını vermemiş olsaydık, şimdi anımsanmayacaktı bile, belki böyle bir şeyin asla olmadığı bile iddia edilecekti. Türk düşmanlarının bir iftirası denilecekti.

Hafız Yaşar, sınırdan geri çevirildiği ilk duyulan kişi, ölümünden önce son üç yıl boyunca her karşılaşmamızda “Türkiye Azınlıkta ne yapmak istiyor” sorusuna yanıt aradı. Onun, Müftüoğlu'nun kendisine anlattıklarının katkısıyla da oluşturup savunduğu son teorisi şuydu: “Türkiye’de iktidar çift başlıdır. Bu yapılanlar resmî hükümetin eseri olamaz. Bunların sorumlusu iktidarın resmî olmayan öbür başıdır. Kirli işleri birçok kez hükümeti bile bilgilendirmeden o üstlenmektedir.” O zaman daha “derin devlet” kavramı türetilmemişti.

Kendisine Türkiye’ye giriş yasağı konulduğunu öğrenen ikinci kişi Hasan İmamoğlu’ydu. Gariptir, yasağı Türkiye’ye girerken değil de Yunanistan’a geri dönerken sınırda öğrenir. Bu tersliğin enteresan bir öyküsü ve ayrıntıları var, ama uzun süreceği için anlatmayacağım. İmamoğlu çok karamsar ve büyük bir hayal kırıklığı içindeydi. Türkiye’nin bu azınlık politikasının değişmeyeceğine inanıyordu. Ona göre Azınlığa sert müdahaleler, yönlendirmeler, cezalandırmalar ve bugünkü terör burdan öte artık hep devam edecekti.

Mehmet Müftüoğlu, Kara Liste uygulamaya konulduktan sonra daha iki yıl boyunca, yani Haziran 1989’a dek milletvekilidir. Milletvekilliğinden düşer düşmez o da Kara Listeye sokulmuştur. Daha sonra Koca Kapı onu küçük düşürmek için Gümülcine Konsolosluğundaki 10 Kasım töreninden kovacak kadar alçalmıştır. Azınlık milletvekili Mehmet Müftüoğlu bu iki yıl boyunca dönemin dışişleri bakanı Mesut Yılmaz’la bazı azınlık bireylerine nedeni açıklanmadan konulan Türkiye’ye giriş yasağını tam üç kez görüşür ve kaldırılmasını ister. Şimdiki mebuslarımızın, üstelik bunlardan üçü “solcu ve mücadeleci”, yapmaya cesaret edemediği şey. Müftüoğlu'nun bana anlattıklarından: “İlk görüşmemizde Mesut Yılmaz öfkeyle ayağa kalkıp yumruğunu masaya vurarak haykırdı: Olamaz böyle şey! Bir süre sonra ikinci görüşmemizde “Konuyu araştırıyorum, henüz kesin bir bilgim yok.” gibilerden bir yanıt verdi. Üçüncü görüşmemizde “Konunun benim bilmediğim yönleri varmış.” ded, uygulamayı onayladığını göstererek.” Dediğim gibi “derin devlet” kavramı daha türetilmemişti, ama o oradaydı.

devamı gelecek



Not: Bunları anlatma fırsatı bir kez daha elime geçmez düşüncesiyle yazıyı uzun tuttum ve bitmedi. Konuyu ikinci bir yazıyla tamamlamaya çalışacağım.



İbram Onsunoğlu 



------------------------------

(1) 200 sayısı tahminî ve keyfî, gerçek sayı belki daha az belki de daha çok. Karalistelilerin gerçek sayısını bir tek Koca Kapı biliyor. 1987 ile 2017 arası 30 yıl eder, olay artık gizlilik niteliğini yitirmiş kabul edilebileceğinden, buradaki Konsolosluktan bu kişilerin kimler olduğunu açıklamasını talep edebiliriz. Azınlık tarihi açısından önemi haiz. Milletvekillerimize düşen bir küçük azınlıksal görev daha.

Bu satırların yazarı 40 kadar karalisteli tanımaktadır. İfşa olmuş 1 karalisteliye karşı ifşa olmamış daha 10 tanesi vardır diye bir kural geçerli olduğuna göre, bu hesapla karalisteli sayısı 400'leri bulmaktadır.

Ancak biz yine de Türkiyeli bir gazetecinin İstanbul'daki bir basın toplantısında Sadık Ahmet'e yönelttiği bir soruda zikrettiği 200 sayısını esas almaktayız. “Azınlıkta Türkiye'ye gitriş yasağı bulunan 200 kadar karalisteli olduğu söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Verdiği yanıt, başarısını diğerleri yanında kara liste terörüne de borçlu olduğunun bilinci ve kinizmi içinde: “Karlisteliler 200'den 2.000'e çıkrtığında bu Azınlık rahat edecektir.” Dört dörtlük bir faşistten dört dörtlük faşistçe bir yanıt. Helal olsun!

(2) “Büyük Kovma” yıllarında pek çokları gibi Türkiye’de taşınmaz edinmiş (bir iki değil, birçok taşınmaz edinmiş) karalisteli bir arkadaşı, Azınlık Mafyası oradaki mallarına el koydurtacağız diye tehdit ediyor ve böylece zevk yapıyordu. Onun bu tehditlerden telaşa kapıldığını gördükçe sadistçe gülmekten kırılıyordu. Uygulama kaldırıldıktan sonra o arkadaş birer birer mallarını elden çıkarmış, hem de kaça kaça ve bazen zararına. Bilmiyordum, bu yakınlarda o tarihlerde daha dünyada olmayan kızından öğrendim. O anlatıyor, babasının bu hareketine bir anlam veremediği için merak edip sormuş, “Baba, niye böyle alelacele elinden çıkarmaya bakıyorsun?” Yanıt: “Kızım, Türke güven olmaz. Yarın ne yapacağını bilemezsin.” Kızı babasının bu yanıtına da bir anlam verememiş. Kızı bilmiyor ama ben tahmin edebiliyorum, babanın bu anlamsız görünen hareketinin altında Kara Liste döneminde hedef olduğu o tehditlerin yattığını. O arkadaşın bir de bugün çok Fethullahçı olduğunu bir düşünün.

(3) Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi. Hani Hocaya sormuşlar, karını niye dövüyorsun diye. “Ben bilmiyorum, ama o bilir” diye yanıt vermiş.

(4) 1990’lı yıllar, kesin tarihini hatırlamıyorum, Atina’da bir lokantada o dönem azınlık esnaflarının önde gelen isimlerinden olan Sabri Pehlivan’la karşılaştık, ben ve Abdulhalim Dede. O da karalisteli ve Türkiye’ye gidemiyor. Birkaç dakika ayaküstü konuştuk, hep aynı konu. Aklımda kalan sözleri: “Hiçbir tarafın hafiyesi olmayı kabul etmedim. Ne Yunanın ne Türkün. Ve bunun cezasını çekiyorum. Olsun, ben gururumu hiçbir şeyle değişmem.”... Ve bu satırların yazarı, Sabri Pehlivan ile aynı dönemin bir başka önde gelen esnafı Adnan Yusufoğlu’nun kimin hafiye raporlarıyla Kara Liste’ye alındığını tesadüfen biliyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder