7 Haziran 2017 Çarşamba

İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -2-



TARİHTEN BİR YAPRAK


ABDÜLHALİM DEDE


1987'lerde Türkiye'ye girişine müsaade edilmediği duyulan ilk kişilerden biri de gazeteci ABDÜLHALİM DEDE oldu. A. Dede, Azınlık Mafyası tarafından kendisine en çok öfke duyulan kişilerden biriydi. Kendine özgü patavatsızlığı, popülizmi ve tahrik edici tavrıyla gerek gazetesi Trakya'nın Sesi'ndeki (T.S.) yazılarıyla gerekse genel olarak sosyopolitik davranışıyla onları sık sık rahatsız ediyor, bazen çileden çıkarıyordu. Eleştiri sınırlarını zorlayarak, onların maskelerini düşürerek, kusurlarını ifşa ederek, pısırıklıklarını ve “hıyanetlerini” göstererek, hakaret olacakmış gibi bir kaygı taşımadan. Baskı politikalarına karşı 1980'li yılların başlarındaki ilk direniş hareketlerinde başı çekenler arasında bulunduğu için genç gazeteci, Hürriyet'in de muhabiridir, azınlık kamuoyunda artık pek popüler olmuştu. Haftalık T.S.'nin tirajı 2.500'ü aşmıştı. Hedef haline getirdiği bir kimse aleyhinde derin devleti arkasına almış bir Azınlık Mafyasının neler yapacağını tahmin edemezsiniz. A. Dede, sanırım, aleyhinde en çok ve en ağır raporların düzüldüğü azınlık bireyi olmuştur. Önlem almak şöyle dursun, sanki inadına Mafyanın raporlarına malzeme olacak davranışlar sergiliyordu, çelişkili ve istikrarsız. Dönem de hafiyelik dönemiydi. Oh, Azınlıkta öyle olmayan bir dönem var mı ki?. Abdülhalim Kara Listeye 1987'lerde herkesle birlikte girmişti, iki yıl gecikmeli olarak herkesten sonra çıktı. Beyaz eşya satan bir mağazada ortaktı, mağazayı kapatmak zorunda kaldı. Uzun süredir Hürriyet gazetesinin Yunanistan muhabiriydi, iyi bir maaşla, gazeteden azledilmesini sağladılar. T.S.'nin tirajı 2.500'den 500'lere düştü. Ekonomik yaptırımlar ve ambargo yalnız A. Dede'yle sınırlı kalmadı, yetişebildikleri yerde tüm karalistelilere uygulandı. Mehmet Emin Aga'nın ORHAN HACIİBRAM için söyledikleri: “Onu politikacı olarak bitirdik. Şimdi avukat olarak ta bitireceğiz.” Hasan Hatipoğlu'nun İBRAM ONSUNOĞLU için söyledikleri: “İbram buradan -Batı Trakya'dan gece kaçacak.” (yani kaçırtacağız) Bu güç ve erk ne Aga'nın ne de Hatipoğlu'nundu tabiî. Koca Kapı'nındı. Havaleyle bu erki Azınlık Mafyası kullanıyordu.


HALİL HAKİ


Abdülhalim sınırdan geri çevrilirken polisin elindeki yasaklılar listesine bir göz atmak ister, listeyi vermezler, ama yine de bazı isimleri okumayı başarır. Bunların arasında İleri gazetesinin sahibi HALİL HAKİ de vardır. Abdülhalim'in Haki'yle ilişkileri limonî, böylece ona haber vermeyi ben üzerime aldım. Bürosunda Haki'yi ziyaret ettiğim zaman Kara Liste konusunu açtım, “Bak, seni de listeye koymuşlar, bunu bilerek hareket et.” diyeceğim, “Diğerleri gibi seni de sınırdan döndürecekler, Türkiye'ye sokmayacaklar.”, ama fırsat vermedi. “İmkanları olsa beni de Kara Listeye koyacaklar” diye sözümü kesti, “Ama yapamıyorlar, güçleri yetmiyor. Ötedeki birkaç dostumun sayesinde”. Birkaç isim saymıştı, ben Oktay Akbal'ı hatırlıyorum. Kara Listede olmadığından o kadar emindi ki. Bu inancını yıkmaya kıyamadım, daha uygun koşullarda bir dahaki sefere bıraktım. Fakat bir süre sonra Haki'yi ziyarete gittiği Türkiye'ye sokmadılar, ona hayatının şokunu yaşatarak. Ancak Haki herkes gibi susmadı ve olayı gizlemedi. Tersine bastı yaygarayı. Hemen gazete bürosunun balkonuna siyah bir bayrak asarak açlık grevine başladığını ilan etti. “Biz Batıtrakyalıyı ezerken çıkaracağı gürültüyü hesap ettik.” Ama derin devlet Haki olayının bu kadar gürültüye yol açacağını hesap etmemişti ve rahatsız oldular. Öbür karalistelilerin de koroya katıldığını bir düşünün, Koca Kapı iyice sıkışacak. Belli olmaz, belki daha sonra onlar da katılırdı. Derin devlet tez elden tetikçisine ve kirli işler memuruna görev verdi. Dayanışma Derneği başkanı Tahsin Salihoğlu telefon ederek Haki'ye açlık grevini derhal durdurmasını söyledi, Türkiye'de üniversitede okuyan oğluna tahsilini yarıda kestirip Gümülcine yolunun gösterilmesini istemiyorsa. Haki bu şantaj karşısında 3. gününde direnişini durdurdu. Rakibin çocuğunu rehin alıp dediğimizi yapmazsan bak çocuğuna zarar vereceğiz diye şantaj yapmak, geleneksel bir mafya metodudur. Azınlık Mafyası tabirini aşırı bulanlar için söylüyorum. T. Salihoğlu, daha sonra, Haziran 1989 seçimlerinde İstanbul'dan Batı Trakya'ya daha 3 bine yakın kişiye telefon etti, Ana Vatan adına bağımsız listelere daha doğrusu Sadık Ahmet'e oy vermelerini isteyerek, adamına göre tatlı dil veya sert dil kullanarak veya tehdit ederek ve şantaj yaparak, bana bizzat itiraf ettiği gibi. “Ben Batıtrakyalının psikolojisini mi bilmeyeceğim?” diyordu. Aslında yeni şantajlara pek gerek yoktu, Haki olayında bir defa yapmış olduktan sonra artık o herkes için ve daima geçerliydi. Hem de 30 sene sonra bugüne kadar. T. Salihoğlu Haki'yi tehdit ederken tabiî derin devlet erkini kullanıyordu, dolayısıyla kendisinin de kimin emriyle hareket ettiğini ifşa ederek. Haki buradaki Konsolosluğa gidip “Beni Kara Listeye koymayacaktınız, koymakla hata ettiniz” dedi. "Sizi pişman ettireceğim" demek istiyordu. Bu “hatayı” iki şekilde kanıtladı. Bir; Koca Kapı'yı rahatsız edecek ve bıktıracak şekilde gazetesinde Kara Liste konusunu işlemeyi hiç elden bırakmadı, ama daima kendi kişisel yanıyla, yıllar boyu, bu adamı Kara Listeye koymamalıydık dedirtinceye kadar. İki; Kara Listeye konuluş nedenini sezdikten sonra daha baştan o nedeni yalanlamak için ne gerekirse onu yaptı, hem de aşırılığa kaçarak, “baksana tam bizim istediğimiz gibi hareket ediyor” diye Koca Kapı'ya “bunu cezalandırmakla hata etmişiz” dedirtinceya kadar. Bu noktada ne kadar itibarsızlaştığını, “amigoluk” yaparken Mafyanın kendisiyle nasıl alay ettiğini anlamıyordu, görmek istemiyordu. "Millî vazife" yerine getirdiğini söylüyordu. Sanki kendisinden böyle bir şeyi isteyen vardı.


ALİ KAMBER


Yıllar kaçtı, anımsamıyorum, Türkiye'den BTT Azınlığı önde gelenlerine GAP tesislerini ziyaret için davetiye gelir. “Protokolde” ve ziyarete gidecek heyet içinde Yüksek Tahsilliler Derneği başkanı da vardır ve o dönem başkan ALİ KAMBER'dir. Ali, “marksist-leninist” geçmişi olarak kendini Kara Listenin içinde görmektedir, ama son yıllarda bir iki kez Türkiye'ye engelsiz gidip gelmiştir. Dikkatten kaçtığı için olduğunu anlayacaktır. GAP ziyareti için buradaki Konsolosluktan Ali'ye vize için dilekçe sunmasını söylerler. Ne vizesi, vizeler çoktan kalkmadı mı? Hep vizesiz gidiyoruz ya. Heyetin öbür üyeleri, onlar da mı vizeli? Onlara vize yok, sana var. Çünkü sana giriş yasağı var, Türkiye'ye ancak özel vizeyle gidebilirsin... Ben vize için dilekçe yapmam diyor Ali, isterse GAP ziyaretine gitmeyeyim. Benim için itibar meselesi... Sonunda Ali vizesiz gitmiştir... Yaygınlaşmayan birkaç direniş olayını anlatmak istedim.


İBRAM ONSUNOĞLU


Sen ne yaptın, sen kendi direnişini niye anlatmıyorsun diye sorabilirsiniz. Ben “eylemciyim” ya, adım öyle çıkmış, Kara Liste konusunda yazı yazmanın dışında bir eylem yapmıyorum diye Halil Haki gazetesi İleri'de arada bir laf sokuyordu bana, kışkırtmak amacıyla. Örneğin, karalisteliler gidip sınırda protesto gösterisi yapıp olay çıkartmalıymışız diyordu. O zaman daha Erdoğan'ın korumaları yoktu bize dayak atacak... ama dayak atacak bir başkaları bulunacaktı elbette. Dayak yemek bir yana, en önemlisi bana giriş yasağı konup konmadığını bilmiyordum. Açıklamıyorlar ki kimlere yasak konduğunu. Öğrenmek bir ziyaret denemesine bakar, ama Türkiye'ye gitmeye münasebet hasıl olmuyordu. İlk ve son olarak 1966'da tahsile gitmiştim, kesintisiz 10 ay kaldım, döndükten sonra bir kez daha gitmedim, yani o sırada Türkiye'ye gitmeyeli 20 yıl oluyordu. Rahmetli Ahmet Taşkın, en çok o, bana takılıp duruyordu, Mafyanın yaydığı söylentiyi yineleyerek, "A be doktor, baksana senin için ne diyorlar, İbram gitseye bakalım Türkiye'ye gidebilecek mi?", ama ben pek aldırış etmiyordum. Bu söylentileri yalanlamak veya doğrulamak için Türkiye'ye gitmeye karar veremezdim tabiî, ne derlerse desinler. 

Diğerleri tamam, ama beni niye?


Sonra, 1989 yazına dek Koca Kapı'nın bana niye giriş yasağı uygulayacağına, beni niye cezalandıracağına bir neden bulamıyordum. Öbür karalistelilerin her birinin niye cezalandırılmış olabileceği konusunda bir yorum yapabiliyordum (!). Hafız Yaşar şu nedenle, İmamoğlu bu nedenle. Haki şu nedenle, MUSTAFA MUSTAFA bu nedenle... Gördünüz mü, insan sıkıntılı koşullarda nasıl bir psikolojinin içine giriyor, egopat oluyor, kendi paçasını kurtarmaya çalışıyor. Bazı kişilerin niye cezalandırıldığını sorgularken onu gerekçeleyen ve haklı gösteren bahaneler uyduracak duruma düşüyorsun. Onlar tamam, ama ben niye? “Beni Kara Listeye koymayacaktınız” demişiti Haki, yani “tamam, başkalarını koyabilirsiniz, anladık, ama beni niye?”.

Galiba kendisini asıl sorgulaması gereken azınlık bireyleri karalisteliler değildi, Kara Listeye girmeyenlerdi, “Yahu ben ne yaptım da beni Kara Listeye koymuyorlar?” diye.


Azınlıkta 1985 öncesi ve sonrası


Köy hizmetini bitirdikten sonra ancak 1980 sonlarına doğru dönebilmiştim 1966'da ayrıldığım memleketime. Ve 4 yıl sonra 1984 sonlarında yeniden ayrılımıştım, Selanik'e ihtisasa giderek, ve orada yaşıyordum. Memlekette olup bitene coğrafî mesafe yüzünden artık eskisi gibi katılamıyordum. Elimden geldiğince katılıyordum da, gelişmelere eskisi gibi yön veremiyordum, bu konuda artık çabalamıyordum da. Öte yandan Azınlıkta neredeyse her kuruluş ve dernek 1985'lerden beri ister “seçimle” ister “darbeyle” başına buyrukluğunu yitirerek Azınlık Mafyasının egemenliği ve Koca Kapı'nın denetimi altına girmişti. Kararlar hiç tartışılmaksızın, tereyağdan kıl çeker gibi kolayca alınıyordu, hep oy birliğiyle. Aslında karar almak gibi bir zahmet te ortadan kaldırılmıştı, çünkü kararlar hazır geliyordu. Koca Kapı'yı artık “kızdırmıyorduk”, kızdıranlar bertaraf edilmişti. Azınlık Mafyasının egemenliği mutlaktı. Öyle görünüyordu ama bir üfürükle devrilecek kadar da zayıftı. 26 Ocak 1988'de bunu yaşadık. Fakat bizde azınlık sorunları için mücadele edecek ne maddiyat ne de moral kalmıştı. Kendi cebimizden maliyet ödüyorduk, ne kadar süre dayanabilirdik ki? Biz azınlık sorunları için Yunan Yönetimiyle kavga ediyorduk, azınlık toplumunu da kavgaya sürükleyerek, Azınlık Mafyası Koca Kapı'yı arkasına almış bize karşı mücadele ediyordu. Türkiye'ye giriş yasağı koydurarak, vatan haini ilan ettirerek, ekonomik savaş açarak ve örgütlemeye çalıştığımız mücadeleyi sabote ederek. Üstelik maddi bir maliyet te ödemiyordu, tam tersi.


Azınlık komünistlerin eline geçmesin


Bütün bunlar sözüm ona Azınlığın yönetimi komünistlerin eline geçmesin diye oluyordu. Türkiye'de 12 Eylül darbesiyle başlayan komünist ve solcu avı Azınlığa da uzamış, hafiye raporları Azınlıktaki var olmayan komünistleri hedef alıyordu, şimdiki raporların Fethullahçıları hedef aldığı gibi. Arada büyük bir benzerlik var. Arz, talebe göre biçimleniyor. Azınlık ta hafiye raporlarına göre biçimleniyor. Azınlıktaki psikopatolojiyi anlamak isteyen bu raporları okusun. Benim elimde böyle bir tek rapor var, REFİKA NAZIM aleyhinde, 1980'li yılların başlarında raporcu öğretmen arkadaşları tarafından düzülmüş, Refika'nın orada “komünist ana” olarak adlandırıldığı. Elim erirse onun hatırasına bir gün bu sütundan o aşağılık raporu yayımlamak isterim. Ya öfkeden patlarsınız ya da gülmekten kırılırsınız.

1980'li yılların ortaları, Azınlıkta saymaya bir elin beş parmağının yetip artacağı kadar komünist var. Tümü 1970'li yılların sonlarında Türkiye'deki o karışıklık döneminde yüksek tahsil gören gençler, TKP-İlerici Gençlik üyesi, buraya dönünce KKE'ye “yatay geçiş” yapmış NAZİF FERHAT ve Mustafa Mustafa ve daha birkaç arkadaşı. Birkaç ta devrimci sol sempatizanı var. Sovyetler çökünce, 1989'dan sonra tümü KKE'yi terkedip Sinaspiamos'a geçti. Biz bu komünist ve solcu gençlerin ezilen ve ezildikçe öbek öbek Türkiye'ye kaçan Azınlığın mücadelesine katılmalarını, hatta başı çekmelerini bekliyoruz. Azınlık Mafyası ise onları millî tehlike olarak gammazlıyordu, Koca Kapı'dan talep öyle. Ben KKE'li değilim, solcuyum ve KKE'nin bazı etkinliklerine katılıyorum. Ama bir vatandaş olarak, ajan olarak değil. Hafiye yorumu: O halde ben kripto-KKE'liyim ve aslında azılı bir komünistim. Bu tespiti işittikçe dalga geçiyorum, KKE'li bir komünist olmadığımı kimseye ispat etmek zorunda hissetmiyorum kendimi. Beni 30 yıl komünist olarak bilen Azınlığın tarihî ve profesyonel antikomünisti Hasan Hatipoğlu ölümünden birkaç yıl önce hayal kırıklığı içinde itiraf edecektir: “Hadi be, sen komünist değilmişsin ya. Partinin buradaki genel sekreteriyle konuştum, o söyledi. İbram dostumuzdur, ama bizim partiye hiçbir zaman üye olmamıştır dedi.” Rahmetli Refika Nazım solcu gençlerle arkadaşlık ediyor ve Nazım Hikmet hayranı, onun için “komünist ana” ve öyle olduğu için Öğrtemenler Bİrliği'ndeki işinden atılıyor. Başkonsolos CHP'li ve solcu, Refika'dan yana, ama ona yardım edemiyor, işinden atılmasını engelleyemiyor. Azınlık Mafyasının Konsolosluğu nasıl aştığına tanık oluyoruz.

Solcu gençlerimiz, ne yazık ki, ister kendi ilgisizliklerinden ve yetersizliklerinden olsun, isterse önüne konulan engellerden olsun, hiçbir azınlık sorunu hakkında başını onların çektiği herhangi bir mücadele örgütleyemediler, verilen mücadelelerin kuyruğunu bile oluşturamadılar. DİKAÇA mücadelesi hariç.

Yaka Direnişinin sürdüğü günlerde Eşekçili'deki bir toplantıya Abdülhalim Dede'nin arabasıyla gideceğiz. GTG Birliği önünden İskeçe'den toplantı için gelmiş olan Celal Zeybek'i de aldık. Celal anlatıyor: “Beni sizin arabaya binerken gören bir Konsolosluk çalışanı daha sonra bana çıkıştı. O komünistlerin arabasına nasıl binebiliyorsun diye. Şaştım kaldım. Demek ki Konsoloslukta komünist olarak damgalısınız.” Abdülhalim'i bile o dönem komünist olarak gammazlıyorlardı, moda öyleydi. Şimdiki moda Fethullahçılık, değişen başka bir şey yok. Hep aynı puştluk.


Yaka Direnişi niye sabote edildi? Azınlıkta Koca Kapı'nın öncelikleri


Yaka Direnişi sabote edilip durdurulmasaydı, büyük bir olasılıkla yine de başarıya ulaşıp Yaka tarlalarını kurtarmaya yetmiyecekti. Kim bilir belki de yetecekti. Tarlalar için yetmese bile, toplumda tüm olarak bir kalkışma başlamışken, Azınlığa uğradığı ayrım-baskılara ve ırkçı muameleye karşı yollara dökülüp mücadele etmesini öğretecekti. Toplumu o mücadele kıvamına getirmek kolay değildi. Gel gör ki, Trakya Dimokritos Üniversitesinin Gümülcine bölümü için Yaka bölgesinden azınlık insanına ait 3.500 dönümlük işlenen tarlanın kamulaştırılmasına karşı verilen mücadele, Yaka Direnişi, Koca Kapı'nın vurucu gücü Azınlık Mafyası ile Yönetim el ele vererek sabote edildi ve durduruldu. Direnişin başından sonuna dek içinde bulunan biri olarak yukarıdaki tesbitin ciddiyetinin ve nereye gittiğinin bilinciyle söylüyorum bunları. Aslında daha o zaman (1983) aramızda tartıştığımız şeydi, ilk kez alenen dile getiriliyor.

Koca Kapı Azınlıktaki bir mücadeleyi nasıl sabote eder ve engeller diye kutsal öfke patlamasına uğrayanları görür gibi oluyorum. Niye engellemesin, o mücadeleyi komünistler örgütlemişse? Azınlığın yönetimini komünistlere mi bırakacaktı?... Yaka Direnişini “komünistler örgütledi” iddiası tabiî işin komedisi. Ama Azınlık Mafyası bunu adamakıllı yaydı, yalnız Türk tarafına değil, Yunan tarafına da, ve sanırım sonunda kendisi bile inandı. Başkonsolos Şükrü Tufan'ı inandırdıklarını sanmıyorum, zeki bir insandı. Ama Mafya, Konsolosluğu aşıp derin devletle doğrudan temas kuruyordu, komünistlikle ilgli bir ihbara 1983'lerde derin devlet kayıtsız kalamazdı, bunun bir palavra olduğunu bilse bile. Bu suçlama yalan da olsa onun işine yarıyordu, aşağıda nedenini anlayacaksınız.

Azınlık Mafyası komünist parmağı konusunda Yunan Emniyet Teşkilatını bile hoplatmıştı. Yaka Direnişi sürerken Asfalya (emniyet teşkilatı) bu işin arkasında KKE olduğuna dair harıl harıl kanıt ve tanık arıyordu. Tanıklığına başvurdukları kişilerden bir tanesi avukat Sabahattin Emin Salepçi. Kendisi anlattı, nasıl yanıt verdiğini hatırlamıyorum. Ama rahmetli Salepçi'ye Yaka sorunu, genel olarak azınlık sorunu, uzak sorunlardı, dedikodu düzeyinin üzerinde hiç ilgilendiği yoktu. Fakat en ilginç olay o zaman KKE'li olan Mustafa Mustafa'yla ilgili. Beni Emniyetten ve Jandarmadan, daha sonra Maliyeden sıkıştırıyorlar. Direnişi desteklemeyi bırakmam için tehdit ediyorlar, 3 veya 4 kez çağırdılar. Hele bir defasında Trakya'nın bütün yüksek rütbeli aynasızları toplanmışlar, aldılar beni ortalarına, bir biri saldrıyor, bir diğeri. İşkence yok canım, tehdit var. En çok bağıran çağıran Asfalya diikitisi İoanidis. Bir defasında Jandarmaya çağırmışlardı, orada diikitis pek nazik. Sorgudan sonra dışarı çıkarken bir de baktım Mustafa Mustafa gelmiş, onu da sorguya çağırmışlar. Dedim ya, polis Yaka kavgasını çıkaran komünistleri arıyor, KKE'li Mustafa'yı bulmuş. O ise Allah'ın günahsız kulu, Yaka'ya pek karıştığı yok. Mafyacılar direnişi komünistler örgütlüyor diye yaygara kopararak Mustafa'yı da yakacaklar. Biliyorum, kalben bizimle ve Direnişin yanında, ama bedenen pek ortalıkta görünmüyordu, KKE de öyle. Mustafa'nın o sırada kendi sorunu başından aşkındı, DİKAÇA engeli yüzünden tıb diplomasını tanıtamıyordu. Bir de Yaka'yla uğraşmasını ondan kimse istemiyordu.

Komünistlik suçlaması işin komedisi. Koca Kapı'nın Yaka Direnişini sabote etme nedeni çok daha feci ve hayal kırıcı idi. İnhanlı Direnişinde hissetmeye başladım, Yaka'da kesin kanaat oldu. Koca Kapı'nın önceliği azınlık mücadelesi ve azınlık sorunlarının çözümü değildi, bunlar bizim önceliklerimizdi. Onun önceliği Azınlığı denetlemekti. Ve Yaka Direnişi onun denetimi altında değildi, onun için durdurulmalıydı. Ondan sonra elindeki Azınlık Mafyası kavgayı yeniden başlatacak yeterlikte değildi. Ve Yaka olayını tarihin dolabına kapadılar. Bir buçuk yıl önce İnhanlı Direnişi de Koca Kapı'nın denetimi altında değildi, onun için orasını da boklamıştı.

Biz ise Azınlığın olduğunca kendi başına Koca Kapı'nın manipülasyonu olmadan mücadele etmesini bir meziyet olarak görüyorduk ve ilke edinmiştik. Böylelikle Türkiye'yi de “koruduğumuzu” sanıyorduk. Ne yanılgı! Meğerse ihanet içindeymişiz (!!).


19. madde kaldırılmamalıymış


Yeri geldi anlatacağım. Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesi yürürlükten kaldırıldıktan sonra (Haziran veya Temmuz 1998) Azınlık derin bir nefes aldı. Damokles'in kılıcı gibi her Batıtrakyalının tepesinde bulunan vatandaşlıktan çıkarılma tehlikesi böylece bertaraf ediliyordu, on binlerce kurbandan sonra. Bir kabus son buluyordu. 19. maddenin kaldırıması için Azınlıktan ve Azınlığın dışından birçok kişi mücadele vermiştir. Kısmen verilen bu mücadelenin etkisi, kısmen AB kurumlarından gelen baskı, sonunda bu hayırlı sonucu doğurmuştur. Azınlıktan bu konuyla en çok kim uğraştı sorusuna verilecek yanıtta Abdülhalim Dede ismi ilk sırayı işgal eder. 19. maddeye karşı verilen mücadele ve ilgili hükmün yürürlükten kaldırılması, tabiî Koca Kapı'nın denetimi dışında yürütüldü; denetimi, bilgisi ve manipülasyonu dışında, ve genellikle eski karalistelilerin öncülüğünde. Bu hal, Koca Kapı ve Azınlık Mafyasında egemen olan anlayış ve amoralizm içinde olaya çamur atmayı elverişli kılar. Bir Konsolosluk çalışanı bana şöyle diyordu: “-Siz, sen ve Abdülhalim, bu 19. maddenin kaldırılması için bu kadar uğraşmakla ve sonunda bunu başarmakla aslında Yunan tarafına hizmet ettiniz. 19. madde kalsaydı, Türk diplomasinin elinde bir koz bulunacaktı ve uluslararası forumlarda Yunanistan'ı hep köşeye sıkıştıracaktı. Bu kozu Ana Vatanın elinden aldınız.” “-Aga, ağzından çıkan sözleri kulağın duyuyor mu? Ne sapık düşünceler bunlar! Bu sözleri vatandaşlıktan çıkarıldığı için çile çeken birinin karşısında tekrar etmeni isterdim. A siktir ordan!”... Siz bu görüşlerin o konsolosluk çalışanının kendi kişisel görüşleri olduğunu mu sanıyorsunuz? Öyle olsa o kadar kızmayacağım.


Biz suçumuzu ne sanırdık, ne çıktı


O halde 1989 yazına kadar Ana Vatan bu fakiri niye cezalandırsın? Ondan sonra tamam, farkına varmadan cami duvarına eşedik. Farkına vardıktan sonra artık ben de layıkıyla Kara Listede yerimi aldım diye düşünmeye başladım. Haziran 1989 seçimlerinde mebus adayı olmuştum, bu hareketimle derin devletin Azınlık üzerindeki en büyük operasyonu, kendi elceğizleriyle diktiği “bağımsız listeleri” sabote ediyor ve Türklüğe ihanet ediyor kabul edilerek. Böylelikle ben de kendimi artık ceza yemeye mustahak olarak görüyordum. Bir kere daha yapmayacağım, aday olmayacağım, size sormadan bir adım atmayacağım diye benim de beyanname imzalamam gerektiğini düşünüyordum. Oysa gerçek öyle değilmiş, 1996 yazında öğrendim, İpsala sınır kapısında, “affa” uğradıktan sonra Türkiye'ye giderken. Kara Listeye girişim, meğerse daha 1987 Aralığının bilmem kaçında olmuş. Yani aday olmaya cüret edişimle alakalı değilmiş, Aralık 1987 tarihinde zararlı faaliyetlerim yüzünden (bunlar komünist faaliyetlerden başkası olamaz diye düşünüyorum, ama olabilir de) Türkiye'den sınır dışı edilmişim. Böyle bir olay yok tabiî, tamamen düzmece. Dış Türkler olarak gözümüzde kutsallaştırdığımız Ana Vatan kendisine savunma ve söz hakkı verilmeden bir soydaşı bir uyduruk suçla cezalandırıyordu. Sonra, Koca Kapı'nın devlet olarak ciddiyeti gözlerimin önünde kağıttan kale gibi devrilmesin mi? Aydın Ömeroğlu'nun başına gelenler ise daha kötüydü. O, bir süre önce gerçekten sınır dışı edilmişti. Gazetelerde iki polis arasında fotografı ve manşetten haber, “Yunan casusu sınır dışı edildi!” diye. Karikatür değil, gerçek. Eğer bir devlet kurumu böyle bir şeye tenezzül ediyorsa, o devletin içi çürümeye başlamış demektir. Önleminizi alın.

devam edecek 

Not: Yazının başlığını oluşturan esas konu, gerekli gördüğümüz ayrıntıda boğulunca, bu 2. bölümde de işlenemedi, 3. bölüme kaldı.





İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder