15 Eylül 2017 Cuma

[Online] “HARMANLIK MAHALLESİNE OKUL İSTİYORUZ” HAREKETİ VE İLK İMZA KAMPANYASI – 3





TARİHTEN BİR YAPRAK




1985’in Temmuz ayı, Almanya’daki azınlık derneklerinden Azınlık çapında bir imza kampanyası düzenlenmesi önerisi geldi.





Öneri, tüm azınlık kuruluşlarına, dönemin iki milletvekiline (M. Müftüoğlu ve A. Faikoğlu) ve azınlık basınına gönderiliyordu ve kampanyanın amacını açıklayan bildiri ve açıklamalarla birlikteydi. Özetle, toplanacak olan binlerce imza Yunan Meclisine sunulacak ve azınlık sorunlarının çözümü istenecekti. Toplanan imzaların daha birçok simgesel anlamıyla birlikte.

1980’li yılların ortalarında azınlık sorunları ne demekti? Üç kelimeyle özetle derseniz, “kıyımsız ulusal temizlik” diye tanımlayacağım.

Ben, memlekette bulunmadığım için karıştığım birkaç olay dışında üç yıldan çok süren ve sonunda gerçekleşmeyen bu imza kampanyası sürecini yakından yaşamadım ve izleyemedim. Karıştığım o birkaç olayı anlatacağım.

Almanya’dan gelen öneri üzerine Yüksek Kurul toplanmış ve oybirliğiyle bu imza kampanyasını destekleme kararı almış. Oraya kadar. Oradan öte? Demiştim, Yüksek Kurul artık Takımın egemenliği altındadır, bu hal onun mücadele azmini de yitirdiği anlamına gelmektedir. Takımın üyeleri, en başta Hasan Hatipoğlu, diğerleri belki daha az, gerçek anlamda mücadele etme ve Yönetimle çatışma karşısında garip bir korku duymaktadırlar ve kavgadan kaçınmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Baştan yürekli çıkışlar, gelişmeler bunu kanıtlamaya varınca, bin bir dereden su getirmeler. Onlarla 5 yıl “mücadele arkadaşlığı” (!) yapmıştım ve biliyordum. Şimdi, müdahil olanlar, çalışmalar başlasın, ilgili beyannameler hazırlansın, heyetler oluşturulsun, sorumlular belirlensin ve imzalar toplansın diye beklemektedirler. Boşuna.

Takımı, benim kadar Abdulhalim Dede de iyi tanımaktadır. Anlamıştır ki Yüksek Kurulun imza kampanyasını başlatacağı yoktur. Benim A. Dede’ye taktığım sıfatlardan biri “zıpçıktı”dır. Bir ay sonra tek başına imza kampanyasını başlattığını ilan eder, o sıfatı doğrulayarak. İskeçe’de babasının dükkanında bir deftere imza toplamaktadır. Bir gün, ne münasebetle İskeçe’ye gittiğimi hatırlamıyorum, dükkandan geçtim ve imza ederek “azınlıksal görevimi” yerine getirdim. A. Dede, üç yıl sonra, “olmayan” Yüksek Kurulun yeni oyalamacasına aynı tepkiyi göstererek, 26 Ocak 1988’de yürüyüş ilan ediyordu. İmza kampanyası için, “Kimse benden kapı kapı dolaşmamı beklemesin. Defter burada, isteyen gelir imza eder.” demişti bana. Bu hareketiyle imza kampanyasını tek başına yürütmeyi değil de, azınlık ileri gelenlerini ve Yüksek Kurulu kışkırtmayı amaçlıyordu. Ama kışkırtamadı. Oralı bile olmadılar. Bir süre sonra açtığı defteri kapadı, bana 300 kadar imza topladığını söylemişti.

Çok sonraları Sadık’ın da imza toplamaya çıktığını öğrendim. O da tek başına. Meğer daha 1985’te başlamış, ama benim bir sene sonra haberim oldu. Hayret ettim, Sadık’tan böyle bir şey beklemediğim için. Benim için sevindirici bir sürpriz. Memlekette kaldığım beş yıl boyunca, daha doğrusu 4’ten biraz fazla (1980-84), yoğun bir mücadele dönemi yaşamıştık. Sadık sık sık o da gelirdi Müftülükteki toplantılara, söz alıp konuşurdu da, ama hep “kenarcıkta” durmayı tercih ederdi. Oylamalarda hep Takımla aynılaştığına dikkat etmiştim. Mücadelenin içine girmezdi. Yaka Direnişinde Eşekçili camiindeki toplantılarda da bir kez görünmüştü. İki aydan çok süren İnhanlı Direnişinde İskeçe şehir meydanında kendisiyle bir kez karşılaşmıştım.

Birkaç yıl önce “Ben politikadan anlamam. Bana var mı para kazanmak.” diyordu (benim valideye demeci). Sadık, para kazanma konusunda odaklıydı. Dini imanı para. Azınlığa kızdığı zaman, hep para kazanmakla ilgili, “Acımayacaksın, bizim halk kazıklanmaktan anlar.” diyordu (Ali Nuri'ye demeci). Sünnet ücretini çok aldığı için eleştirildiğinde, İleri gazetesine yazdığı cevapta “Aç ayı oynamaz.” (!) diye gerekçeliyordu aldığı yüksek ücreti. Ve Haki’nin yazdığına göre, bir soydaş onu hastanede ihtisas yaparken hastalar ile cerrahlar arasında “fakelaki” konusunda “balander rolü” (arabuluculuk) oynamakla suçluyordu.

Şimdi değişmiş ve azınlık mücadelesine giriyordu. Bu değişikliğin nedenlerini biliyor veya tahmin ediyordum. Madem tahlile daldık devam edelim bari, tam olsun... Suya sabuna dokunmayarak, herkesi vuran azınlık gerçeğinden muaf olacağını ve... para kazanmaya devam edeceğini umut ediyordu. Azınlık üzerindeki erk odaklarıyla sıkı fıkı ilişkiler içerisine girmişti. Asfalya’nın diikitis’i İoannidis’in evine girip çıkıyordu. 105’in şefi Pavlidis’le kırk yıllık ahbap çavuşlar gibiydi... Bu iyi ve uyumlu ilişkilerin meyvelerini uzun süre topladı. Köy hizmetinden döndükten sonraki yılları kastediyorum, ihtisasını Gümülcine ve Dedeağaç’ta tamamlayıncaya kadar. İşleri tıkır tıkır yürüyordu. İhtisasını bitirdikten sonra millî sağlık sistemi cerrahı olarak Gümülcine hastanesine girmek için başvurdu, o günü iple çekiyordu. Ondan başka başvuran yoktu ve kadrolu doktor olarak alınacağından emindi. O zaman azınlık gerçeği onu da vurdu. Ve alınmadı, sebepsiz. Azınlık mensubu olduğu için. Öyle yıllardı. Erk odaklarıyla iyi ilişkiler onu kurtarmadı. Belki de hiçbir zaman hastanede işe alınmayacaktı. Özel muayenehane doktoru olarak sünnetçiliğe mahkum oluyordu. Sadık, ölçüsüz bir hayal kırıklığı yaşadı. Öfkeden gözleri karardı.

Sadık’ın gözleri bir kararmasın. “Korkulur.” Başkonsolos Hakan Okçal olayında gözleri kararmıştı, anlattım. Askeriyede petrol çalarken gördüğü yüzbaşı konusunda gözleri kararmıştı, onu da anlatmıştım. Derin Devlet kendisine mavi boncuk verdikten sonra gözleri kararmıştı ve artık her önüne gelene saldırıyor ve onları “hain” ilan ediyordu, Hasan İmamoğlu’nu, Mehmet Müftüoğlu’nu, İbram Onsunoğlu’nu, Aydın Ömeroğlu’nu, Hülya Emin’i, Abdulhalim Dede’yi, hatta bir ara bozuştuklarında kendisine büyük sadakatla hizmet etmiş Mustafa Bacaksız’ı bile, gazetesini çıkaran köydeşi öğretmen Mehmet’i... Kimse kaldı mı? Her şeyi bilecek değilim tabiî. Örneğin Hasan Hatipoğlu’na meydanlarda yalnızca “MORUK” diye hakaret ettiğini biliyorum. Takımın önde gelen iki ismini, Aga ile Faikoğlu’nu, onları da söz konusu televizyon tartışmasında “hain” ilan etmemiş miydi? Şimdi Yunan Yönetimine karşı gözleri kararmıştı ve imza kampanyasını üstlenmekle intikam alıyordu.

İmza toplarken polis Sadık’ı iki kez rahatsız etti, yanılmıyorsam. İlkinde geleneksel davetiye, “Περάστε δι' υπόθεσίν σας”, sorgu ve ikaz-tehdit. İkincisinde gözaltı, ve yalan haber yayma ithamıyla hakkında dava açıldı. Dedeağaç yolunda yakalanmıştı, bildiğim kadarıyla, oraya koşup onu tutukluluktan milletvekili Mehmet Müftüoğlu kurtardı, “benim emrimle imza topluyor “ diyerek eylemi üstlenmişti (1).

Ben, yanılmıyorsam, polisle ilk temasından sonra onu aradım. Sorguya çekildiğini öğrendikten sonra kendisiyle konuşmaya karar verdim. Amacım önce dayanışma göstermekti, yalnızlık hissetmesin diye. Sonra, onun şimdiye kadar böyle toplumsal kavgalara girmediğini ve böyle durumlarla karşılaşmadığını biliyordum. Burdan öte başına neler gelebileceği konusunda kendisini bilgilendirmeliydim. Yönetimin en sık başvurduğu yol, “yalan haber yaymak” ve böylelikle “halkın arasına nifak saçmak”, bir de “komşu ülkeyle –Türkiye’yle ilişkilerin bozulmasına neden olmak” (!) gibi suçlamalarla dava açmaktı. Azınlık gazetecileri öteden beri bu suçlamayla dava edilip hüküm giyiyorlardı, gazeteci olmayan ben de dahil olmak üzere. İmza toplamaya başladığını öğrendiğimden beri kendisiyle konuşmamıştım, ne yapıyordu, ne yapacaktı. Selanik’te yaşadığım için katkı olanaklarım sınırlıydı, ama buna rağmen benim de yapabileceğim bir şey var mıydı, onu da araştıracaktım.

Selanik’ten geldiğim bir gün Sadık’la buluştuk. Bir köye hastaya gidiyormuş, arabasıyla köye gidiş ve köyden dönüşte, daha sonra ayrıca bir yerde oturup uzun uzun konuştuk. Polisin kendisini sorguya çekmesinden pek etkilenmemişti, imza toplamaya devam diyordu. Burdan öte onu ne beklediğini anlattım. Kısa bir süre sonra polis onu suçüstü yakalayacak ve suçüstü mahkemesine sevkedecekti. Sadık’ın azınlık davası yüzünden mahkeme önüne çıktığı yoktu. Suçlama aynı olacaktı, yani yalan haber yaymak, azınlık insanına ceza kanununun bu maddesi işletiliyordu hep. Toplumdan gelecek dayanışmaya pek güvenmemeliydi, benzeri davalarda Salahattin Galip, Haki ve diğerleri şahit bulamamışlardı. Ben kendi deneyimimi de anlattım.

devamı var



İbram Onsunoğlu 


---

(1) Sadık ta üç yıl sonra, Derin Devletten mavi boncuğu alınca, agası Müftüoğlu'na minnet borcunu ödüyordu, sağda solda onun “gâvurcu” olduğunu ilan ederek, anlatmıştım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder