18 Eylül 2017 Pazartesi

[Online] “HARMANLIK MAHALLESİNE OKUL İSTİYORUZ” HAREKETİ VE İLK İMZA KAMPANYASI – 4




TARİHTEN BİR YAPRAK




...Sadık'ın azınlık davası yüzünden mahkeme önüne çıktığı yoktu, ne sanık ne de tanık olarak. Suçlama aynı olacaktı, yani yalan haber yaymak, azınlık insanına ceza kanununun bu maddesi işletiliyordu hep. Toplumdan gelecek dayanışmaya pek güvenmemeliydi, benzeri davalarda Salahattin Galip, Haki ve diğerleri şahit bulamamışlardı. Ben kendi deneyimimi de anlattım.






Nasıl bir metne imza topladığını sorunca, öğrendim ki, öyle metin, beyanname filan yok, imzaları boş kağıda topluyor. Hayret ettim. “Sen bu milletten boş kağıda nasıl imza istiyorsun be Sadık? Ve bu millet boş kağıda nasıl imza ediyor? Olmaz öyle şey! Derhal bir metin hazırlansın, bu imza kampanyasıyla ne yapılmak istendiği, nereye başvurulacağı izah edilsin. Herkesin eline bu metinlerden bir tane...” Oh, Sadık'ın haldırdaklığı, haldır huldur. Ama bir siyasî metin, bir siyasî makale yazmışlığı yoktu ki. Bir başkasından yardım istemeye de yanaşmıyor, “ben bu işi kıvıramıyorum” demek zorunda kalacak. (1) (2)

Kaç imza topladığını sorduğumda belirli bir sayı söylemekten kaçındı. Βinlerden söz ediyordu, ama kesin bir sayı söylemiyordu. Kaç imza topladığını adeta gizliyordu. Ben de üstelemedim. (3)

En çok şu konunun üzerinde durdum: Bütün toplumu kapsayan genel bir imza kampanyası bir kişinin işi olamaz. Bir kişi o işin altından kalkamaz. O yükün altında ezilir ve başaramaz. İmza kampanyası Azınlığın kollektif organları tarafından üstlenilmelidir, seçilecek bir heyet tarafından yürütülmelidir. Ve onlarca yüzlerce gönüllünün katılmasıyla ancak başarıya ulaşabilir. Sen neyine yetişeceksin be Sadık tek başına? Daha niye imza topladığını anlatan bir metin bile ortalıkta yok. Azınlıkta bu yükü kaldırabilecek iki kuruluş var. En başta Yüksek Kurul. Sonra bizim Yüksek Tahsilliler Derneği. Bu iş Yüksek Kurula havale edilmelidir ve orada örgütlenmelidir.

Sadık, Yüksek Kurulun imza kampanyasını onayladığı ve yürütmeyi üstlendiği halde bunca zamandır bir şey yapmadığını anımsattı. “Yapacak olsa yapardı.” Ben de, bu süre içinde şartların değiştiğini, binlerce imza toplanmış olmanın kararsızlar üzerinde bir baskı oluşturacağını, önerinin tekrar Yüksek Kurula getirmek gerektiğini üsteliyorum. “Senin kişisel çıkışının bir faydası da, diğerleri üzerinde muhtemelen kışkırtıcı etki yapmış olmasıdır, hiç olmazsa ben öyle ümit ediyorum. En kısa zamanda Yüksek Kurul toplansın ve kampanya orada örgütlensin. Konuyu bizim Derneğin genel kuruluna da getir, ona da çok iş düşüyor.

Sadık Yüksek Kuruldan umutsuzdu. Aslında ben de pek umutlu değildim. Çünkü Yüksek Kurul, eski Yüksek Kurul değildi, Hatipoğlu ile Aga'nın elinde oyuncak olmuştu. Ama Sadık'ın tek başına veya birkaç kişiyle bu işi başaramayacağından da emindim. Büyük bir olasılıkla Sadık kısa bir süre sonra tutuklanacak ve kampanya da orada son bulacaktı. Kampanya, azınlık ileri gelenlerinden ve bizim Dernekten mümkün olduğu kadar çok kişinin katılımı ve sorumluluğuyla yürütülmeliydi. Yasal bir eylemdi, ve Yönetim çok kişi olduğumuzda, örneğin 50 kişi, 100 kişi, tümümüzü zorca tutuklardı.

Dikkat etmişseniz, ne Sadık ne de ben Koca Kapı'yı hiç hesap etmiyoruz ve onun hiç sözü geçmiyor. Daha o zaman öyleydi. Koca Kapı ne der diye bir kaygımız yoktu. Aradan bu kadar zaman geçtikten ve bunca deneyimden sonra, soğukkanlı bir biçimde Koca Kapı'yı şimdi sorgulayabiliriz. İmza kampanyasının yapılmasını istiyor muydu, istemiyor muydu? Verdiğim hükümden emin olarak diyebilirim ki, hayır, Koca Kapı imza kampanyasına sıcak bakmıyordu.

Bir ara Sadık'a, ondan önce onun gibi kişisel çıkışla imza kampanyasına Abdulhalim Dede'nin el attığını, Yüksek Kurulun ve diğer azınlık kuruluşlarının hareketsizliğine tepki olarak, ama sonra imzaların arkası gelmeyince terkettiğini anımsattım. Sadık'ın yanıtı aynen: “Doğru. Hafiye olmasına rağmen, imza toplamaya ilk başlayan Abdulhalim oldu.” Abdulhalim benim kankam, bir “hastir” çekerek görüşmeyi oracıkta sonlandırabilirdim. Ama bizim çamur edebiyatçılarına karşı öteden beri uyguladığım bir taktik var: “Aman bre Sadık! Bırak şu çamur edebiyatını! Ona buna hafiye demeyi. Sana da hafiye demediklerini mi sanıyorsun? İstersen sor anlatayım. Sana hangi olaylar nedeniyle kimlerin Yunan hafiyesi dediklerini. Bak, olay da anlatacağım, isim de vereceğim.”... Sadık mık. Blöf yapmıyordum tabiî. Azınlıkta Yunan hafiyesi ilan edilmemiş insan mı vardı ki.

Ve geldik Yüksek Tahsilliler Derneği'nin Eylül 1987 genel kurul toplantısına. O toplantıda uzun uzun imza kampanyasının Dernek tarafından üstlenilip yürütülmesi konusu tartışıldı. Hepimiz oradaydık, kampanyanın manevî babası Aydın Ömeroğlu, kendi başına imza toplayan Sadık Ahmet, milletvekili Mehmet Müftüoğlu, eski milletvekili Hasan İmamoğlu, dernek başkanı İsmail Rodoplu, Mustafa Mustafa, Tevfik Hüseyinoğlu, bu satırların yazarı -genel kurul için Selanik'ten gelmiştim, bu isimler söz alıp görüş bildirenler, ve diğer üyeler. Müdahil olan kişilerden bir Abdülhalim Dede yok, Derneğin üyesi olmadığı için. Bu çerçevede çeşitli öneriler ve gözlemler yapıldı. Özetle, bizim dernek kıvırıyor, imza kampanyasını yürütmeyi üstlenmeye yanaşmıyordu.

Sadık'tan şunu öğrendik: Daha önce aynı konuda, yani imza kampanyasını yürütmeye başlaması için, Yüksek Kurulu toplamaya çalışmış, fakat bunu bir türlü sağlayamamış. Yüksek Kurulu toplasın diye Mehmet Emin Aga'ya başvurmuş, 20 kadar imzalı dilekçeyle, ama Aga kılını bile kıpırdatmamış. Anlatmıştım, Yüksek Kurul 1984 sonlarından bu yana Gümülcine'de Hasan Hatipoğlu, İskeçe'de ise Mehmet Emin Aga demekti, yani esasta lağvedilmişti. Ne Hatipoğlu ne de Aga imza kampanyası yapılmasını istiyordu. Tabiî bunu açıkça söylemiyorlardı.

O zaman Koca Kapı'nın tavrı nedir diye sorgulamak aklımıza gelmiyordu. Bunu 30 yıl sonra şimdi yapalım. Takımın tavrından Koca Kapı'nın imza kampanyasına alıcı gözle bakmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Zira Azınlık çapındaki bir kampanyayı denetlemek mümkün değildi. Koca Kapı'nın daimî saplantısı. Sonra, Derin Devlet Aydın Ömeroğlu'na “katlanmaya”, onun “kahrını çekmeye” son vermeye karar vermişti. Hasan Hatipoğlu, o sıralarda Aydın'la ilgili şu benzetmeyi yapıyordu: “Verdiği bir kova südü, sonra kovaya bir tekme vurarak yere döken inek gibi.” Vardı Hatipoğlu'nun böyle yuvarlak lafları. Hasan abi ne demek istiyorsun diye sorsan, arkasını getiremeyecektir. Yani cart kaba kâğat!... İmza kampanyasının başarılı geçmesi halinde, ve Yüksek Kurul ve Koca Kapı desteğiyle yürütülseydi çok başarılı geçecekti, parsayı Aydın toplayacaktı. Sonra onu uzaklaştırmak zor olacaktı. Gerçi Aydın'ın, Türkiye'den eski Maoculuktan ulusalcı cepheye geçecek kadar Doğu Perinçek'in tutarlı taraftarı olarak, Derin Devlet tarafından böyle bir muameleye tabi tutulmamasını bekliyorsun. Ama Perinçek'in gömlek değiştirme sıklığına aynı hızla Almanya'dan uyum sağlayamıyordu. Öyle ki, Derin Devletle birlikte Perinçek bile Aydın'ı reddetmişti. Aydın inattı, kendisine iletilen mesajı anlamamazlıktan geldi. Daha sert bir mesaj gönderdiler. Yine aynı tepki, anlamamazlık. Ardından daha sert, daha sert, ve sonunda “Yunan casusu” yakıştırmasıyla onu Türkiye'den sınırdışı ettiler. Öbür Batıtrakyalılara ibret olsun diye, karşı gelenlere veya hoşlanmadığı kişilere Derin Devlet'in neler yapabileceğini göstererek. Ondan sonra Aydın'a yaklaşabilecek, selam verebilecek Batıtrakyalı bulabilir misin? Sonra Batıtrakyalıları korku sarmasın mı? Azınlık üzerindeki terör, birkaç yıl içinde onlarca benzeri korkutma ve cezalandırma olaylarıyla “kurumlaştı” ve toplumun üzerine bir karabasan gibi çöktü (4).

Ben bizim Yüksek Tahsilliler Derneği'nin imza kampanyasını üstleneceği konusunda umutlu idim, ama o da cesaret edemiyordu. Havadan nem kapan arkadaşlar, belli ki Koca Kapı'nın bu işe razı olmadığını anlamışlardı. Takımın içinde olanlar ise zaten ilk elden biliyorlardı. Bu durum karşısında arkadaşları tahrik etmek için şöyle konuştuğumu hatırlıyorum: “Anlaşılıyor ki bizim Azınlık böyle bir imza kampanyasını yapmaya henüz hazır değil.” Heyhat, kimse çıkıp ta ne diyorsun sen demedi. Azınlık nasıl hazırlıklı değilmiş?... Buna rağmen, sonradan şartlar değişir ve katılım genişler umuduyla, dernek üyelerinden bu işi yürütmeyi üstlenecek bir heyet oluşturulması kararlaştırıldı. Heyete girmeye ancak üç kişi talip oldu, Sadık Ahmet, Aydın Ömeroğlu (Almanya'da yaşıyordu) ve İbram Onsunoğlu (Selanik'te yaşıyordu). Aydın, genel kurul toplantısı daha bitmeden heyetten istifa etmişti bile.

İmza kampanyası orada yattı, her ne kadar daha Dernekte olsun, Yüksek Kurulda olsun tartışılmaya devam etse de. Tabiî ardından Sadık'ın imza toplaması yüzünden mahkemesi oldu. Gülünç suçlamalar... Şöyle bir olay var belleğimde: Sadık'ın tutuklandığı gün müydü, iyi hatırlamıyorum, olay yeni duyulmuştu, Abdulhalim Dede Selanik'te bizim evde. Sadık'ın karısına telefon etti dayanışma amaçlı, şunu da söyledi: “Mahkemede hem ben hem de İbram Onsunoğlu Sadık'a şahitlik yapmaya hazırız.” Derken aniden (?) Koca Kapı (Derin Devlet) Sadık'a sahip çıktı, Azınlıktan hiç kimseye sahip çıkılmadığı bir şekilde. Tüm Azınlığı harekete geçirdi. Bizim şahitliğimize gerek kalmamıştı. Hiç aramadılar bile.

Ne zaman hazırlandığını bilemediğim bir senaryo sahneye konuluyordu. PKK'ya her çeşit desteği sağlamakta olan Yunanistan'a misilleme yapılıyordu, “Sen benim Kürtlerimi kaşırsan, ben de senin Türklerini kaşırım!” mesajı iletilerek. İstihbaratla ilişkileri her zaman iyi olan Doğu Perinçek'in dergisi “2000'e Doğru”da öyle yazıyordu. Ve BTT Azınlığının bu amaçta kullanılmasını sağlamak üzere gözü dönmüş hırslı bir kaçık aranıyordu, bizim Batı Trakya'da halk arasında “pır delisi” dediğimiz.

Harmanlık okuluna gelelim. Harmanlık Mahallesi derneğinin hareketsizliği, İbrahim Şerif'in tepkisi, daha birçok engellemeler ve işi yokuşa sürmeler, bana 32 yıl önceki imza kampanyasında yaşananları hatırlattı. Ve sonunda Harmanlık Mahallesine Azınlık Okulu Kurma kampanyasının imza kampanyası gibi “yatacağından -yatırılacağından” korkuyorum.

bitti



İbram Onsunoğlu 



---

(1) Bir iki ay sonra yeniden Gümülcine'deyim. Çukur Kahve'de Sadık'la buluştuk. Masamıza Kozlukebir eski nahiye müdürü rahmetli Yakup aga da geldi. İmza kampanyasını konuşuyoruz. Metin hazırlandı mı diye soruyorum, çünkü bir suretini ben de isteyeceğim. Hayır, metin yok, hâlâ hazırlanmamış. Bunun üzerine Yakup aga Sadık'a hitaben şunları söyledi: “Abe Sadık niye imza topladığını, neyi şikayet ettiğini anlattığın bir metin olmadan ben sana nasıl imza vereyim. Ne bileyim, belki sonradan bize karakollarda işkence yapılıyor diye yazacaksın. Ama bu iddia doğru değil. Ben bunu yazan bir metne imza etmem. Ha şimdi bizim taşınmaz mal edinmemize müsaade etmiyorlar, taşıt kullanma izni vermiyorlar dersen, bunlar doğru, ben böyle bir metnin altına imza ederim. Ama ben imza ederken bu ortada olmalı.” Rahmetli Yakup aganın Sadık'a verdiği ders.

(2) Çok sonraları İsmail Rodoplu ile bu konuyu konuşuyoruz. Sadık yakalanıp göz altına alınır, imzaları içeren kağıtlara el konulur. Sadık niye imza topladığını anlatır, ama polis yazılı bir metin, bir beyanname aramaktadır. Böyle bir şey yok. Rodoplu anlatıyor: “Boş kağıda imza topluyormuş. Ama polise bunu itiraf etmek istemiyor. Alelacele metin hazırlamak bize düştü. Oturup ben yazdım. Polise işte yazılı metnimiz bu diye gösterdik.” Bu metinde neler yazılı olduğunu doğrusu çok merak ediyorum.

(3) Sadık'ın “resmî biyografisinde” 15 bin imza topladığı yazılıdır. Onun kendi demeci. Gerçekdışı bir sayı. “Resmî” olduğu için kimse sorgulamaya cesaret edemiyor. Oysa birçok kişi gerçeği biliyor. Sadık'a refakat eden çeşitli mübalağa ve yalanlardan bir tanesi. Bu imzaları kimseye göstermemiştir, gördüm diyen kimseye rastlamadım. İmzaları içeren kağıtlara polis el koyduğuna göre şimdi bu sayıyı doğrulamak ta mümkün değil. Ancak mahkeme tutanaklarında gerçek imza sayısından belki söz edilmektedir, oraya bakmalı. Daha önce kamuoyunu hiç aydınlatmadan ve bilgilendirmeden, niye imza topladığını açıklayan bir beyanname dağıtmadan, tek başına köylere hasta bakmaya veya sünnet etmeye gittiğinde ayaküstü bir konuşmayla boş kağıda imza isteyeceksin ve bizim halk sana imza verecek, yok böyle bir senaryo. Sadık, pek yalan söyleyen biri değildir, ama abartmasını çok sever ve arada yalan söylemekten çekinmez. Varsayımlar bir yana. Sabahattin Emin Salepçi, rahmetli, Sadık'ın avukatıdır, Mehmet Süleyman Bilge'ye dediği: “Ne 15 bin imzası! İmzalar 500 kadardı. Onların da yarısı sahte.” Sahte dediği, Ahmet imza etmiş, ama babası Mehmet ve karısı Ayşe için de imza etmiş, onlara sormadan. İmzalar 15 bin değil, 500 idi, çok bile.

(4) Aydın Ömeroğlu'nun devamına gelince. Derin Devlet (ve Koca Kapı) tarafından dışlanmışlığı bugüne kadar süregelmektedir. “Yunan casusluğu” fonksiyonunu çoktan yitirmiş bulunuyor. Baştan herkes buna inanmış gibi görünüyordu, ama bu suçlama bittikten sonra bir kişi bile gelip kendisinden özür dilemedi. Yani bir kişi bile bu ithamın gerçeği yansıttığına inanmamıştı (!). Şimdi ona yüklenen yeni ihanet, FETÖ'cülüğü. O da FETÖ'cü olmadığının ve en azından Perinçek kadar Fethullah düşmanı olduğunun ıspat telaşı içinde. O kadar ki, neredeyse benim bile “Aydın sakın kripto-FETÖ'cü olmasın” diye içime kuşku düşecek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder