31 Ekim 2017 Salı

[Online] AZINLIKTA BİRLİK BERABERLİK -1



TARİHTEN BİR YAPRAK





Oh, nereden başlasam?

Kamil Sıcakemin’den.

Kamil, f/b’taki paylaşımlarıyla Azınlıkta birlik-beraberlik konusunda mebus İlhan Ahmet’e çatıyordu, “Bu hareketinle Azınlıktaki birliği sen bozuyorsun!” diye. Konu, Seçek şenlikleri.

Bu yıl da Seçek şenlikleri ilgili Derneğin sorumluluğunda ve Koca Kapı’nın desteğinde uluslararası katılımla pek görkemli bir biçimde düzenlendi. Büyük kalabalık vardı. Otobüsler kasabadan ve ovadan balkana insan taşıdı, parasız. “Resmî zevat” oradaydı, başkonsolos, İbrahim Şerif, İlhan Ahmet ve diğerleri, birer de nutuk çektiler. (Ne de meraklı bazıları nutuk atmaya. Her fırsatta bir nutuk. Nutukların etkinliğin kendisinden daha çok sürdüğü oluyor.) Mebus İlhan Ahmet nutkunda birlik-beraberlikten dem vururken, bazı kişilerin Seçek’teki birliği bozmaya yönelik davranışlar sergilediği yönünde serzenişte bulunmuştu, ama üstü kapalı bir şekilde.

Örneğin ben, perde arkasında nelerin olup bittiğinden habersiz, bu referansın niye yapıldığını, bölücülerin kimler olabileceğini hiç düşünmedim bile ve yuvarlak söz deyip hiç önemsemedim. Ta ki Kamil Sıcakemin tepki gösterinceye ve perde arkasını anlatıncaya dek. Meğer azınlık basını da, her şeyi güllük gülistanlık göstererek, orada süren kavgaya ve çelişkilere ambargo ve Dergâh’a sansür uyguluyormuş. Halkın nereden haberi olacak? İlhan Ahmet’in ima ettiği bölücüler Dergâhçılarmış. Kamil Sıcakemin Dergâhçıları desteklediği için tepki veriyordu: “Asıl bölücü sensin!” diyordu mebusa.

Olayı ben anladığım şekliyle, başından ve ayrıntılı anlatıyorum. Zira kamuoyu pek bilmiyor, birkaç kişi sordu, “Doktor, nedir bu Seçek olayı yahu? Ne anlaşmazlığı var orada?”, kamuoyunu bilgilendirmesi gerekenler bilgilendirmiyor ki. Böyle bir durum olduğunda arkasında Koca Kapı’yı ara. (Bizim Azınlıkta “cherchez la femme” gibi bir şey bu.)

Seçek, Gümülcine balkanında çok eski bir geleneksel Alevî-Bektaşî şenliği. Son yıllarda yerel olmaktan çıktı, genel, hatta Balkan ülkeleri arası bir nitelik ve görkem kazanmaya başladı. Ve ne yazık ki şov’a dönüştü. Bu gelişim ve değişim, Koca Kapı’nın desteğiyle ve Seçek’e Sünni çoğunluğun sahip çıkması ve el koymasıyla gerçekleşti. Ama böylece Seçek’in gerçek sahipleri Alevî ve Bektaşîler ve kurumları olan Dergâh dışlandı. Koca Kapı’nın “yüksek gözetim ve denetimiyle” organizasyon daha çok kasabadan gelen Sünnilerin elindeydi ve etkinlik yeni kurulan yerel Dernek aracılığıyla yürütülüyordu. Bu dışlanma Seçek şenliğinin gaspedilmesi şeklinde yorumlanmaya başladı. Eskiden beri homurdanmalar vardı ve Selanik’teyken bile benim kulağıma kadar geliyordu.

Çelişkiler ve ikilik bu yıl son haddine varmış ve Dergâhçılar Dernekçilerin etkinliğine katılmayıp kendi etkinliklerini düzenleme kararı almışlar. Ancak Azınlık içinde dertlerini anlatacak bir kürsü bulamıyorlar. Bizim güdümlü azınlık basını onlara ambargo uyguluyor. Böyle durumlarda, biz eskiler biliriz, şartlara göre ambargodan sonra basamaklı teşhir, tehdit ve yaptırımlar uygulanır. Şimdi bütün bunlarla ilgili benim ayrıntılı bilgim yok. Ancak sosyal medyadaki tartışmalarda ortaya çıkmaya cesaret eden Dergâhçılar anlatıyorlar.

Ve bizim Kamil Sıcakemin, kendisine saygısı olan her solcu gibi, mağdur olarak gördüğü Dergâhçılara kendi blog’unda sahip çıkar. Çıkarcı sağcıların, oportünistlerin, löppecilerin ve Mafya Takım üyelerinin ve Takımın dümen suyundan gidenlerin asla anlayamadıkları ve açıklayamadıkları şey. Ondan sonra soracakları (ve nitekim sordukları) ilk soru, ideolojik dünyalarını ve ilkelerini ifşa ederek, “Kime hizmet ediyorsun? Kaç para aldın?” oluyor tabiî.

Kamil sahip çıkar, ve o da yazmasa, Seçek’te öyle bir sorun ve patlama noktasına gelmiş ikilik yaşandığını hiç öğrenmiyeceğiz. Dedik ya, fiyakamızı bozan, eleştiriye yol açan, sorumluluk yükleyen, töhmet altında bırakan sorunları hasıraltı etme taktiği.

Neyse. Dernekçilerin düzenlediği ilk etkinlikten bir hafta sonra bu kez Dergâhçıların düzenlediği ikinci etkinlik gerçekleştirildi. Bize pazarcı cumacı, tayinli “seçilmiş”, Yunancı Türkçü bölünmüşlüğünü anımsatarak.

Kamil hiç durur mu? İlk etkinliği şereflendirmiş resmî zevata (isimli olarak başkonsolosa, İbrahim Şerif'e ve bilhassa mebus İlhan Ahmet’e) Azınlık içinde bölücülük yapmadıklarını göstermek üzere Dergâhçıların etkinliğine de katılmaları için çağrıda bulunuyor. (Besbelli gayet safiyane, o şahıslar için nasıl bir provokasyona dönüştüğünün farkına varılmadan yapılan bir çağrı, beni gülmekten yerlere yatırıyor.) Tabiî canım, Dergâhçıların etkinliğine hiçbiri sokulmadı, böylece Kamil’in bölücülük yakıştırmasını üstlenerek.

Öbür iki mebus, Mustafa ve Ayhan? Onlar ne Dernekçilerin ne de Dergâhçıların etkinliğine sokuldular. Kamil, onların hareketini gerekçelemeye kalkıyor. Böylelikle bölücülük yapmadılar ve tarafsızlıklarını kanıtladılar diyor. Burada bir düzeltme yapmak gerekiyor. Tarafsızlığını kanıtlamanın öbür yolu da vardı, eğer böyle bir amaç güdülecekse, her iki etkinliğe de katılmak. Ancak iki mebusun davranışını belirleyen öğe, tarafsızlık değildi. Kaçak döğüş, sorumluluktan kaçış, kaçanın anası ağlamazmış ilkesi, ne şeytanı gör ne salavat getir anlayışıdır, ne yazık ki, iki mebusumuzun davranışını belirleyen öğe. Yalnız Seçek olayında değil. Seçek olayında birçok kişiler yer aldı, görüş bildirdi, iki mebustan çıt yok. Kaçak dövüşerek ve susarak politika yapılmaz. “Aga, Sirizalı mebusları kayırıyorsun”, demesinler bana.

İlk etkinliğe Koca Kapı sahip çıkıyorsa, ikincisine doğal olarak Yunan Yönetimi sahip çıkacaktır. Azınlıktaki şaşmaz gelenek bu. Takımın adamları Dergâhçıları bu silahla vurmayı denediler. Hep başarıyla kullanılmış geleneksel “puştluktur” bu. Ama, hayret, çok ileri gitmediler. Dergâhçıların yanında Kamil gibi kalem kullanan ve gözü pek daha birkaç kişinin yer aldığından mı, Türkiye’den aynı adı taşıyan daha iki Dergâhın buradakine sahip çıkıp etkinliğine katıldığından mı, yöre insanlarından Türkiye’de yaşayanların harekete geçtiğinden mi, veya bunların tümünden mi çekindiler?

Kamil’e sözlü olarak söyledim, milliyetçiliğe sığınmak ve birlik beraberlik çağrısı yapmak, üç kağıtçı politikacıların sıkıştıkça başvurdukları yollardır, onun için bu birlik edebiyatına pek itibar etmemeli.

Sosyal medyadaki ilgili tartışmalara da katıldım ve orada şuna dikkati çektim. Herhangi bir konuda işin içine devlet erki karıştı mı, orada Azınlıktaki birlik bozulmuş ve bölünmüşlük ortaya çıkmıştır. Azınlık iki devlet erkinin hedefindedir. Koca Kapı ve Yunan Yönetimi. Bölünmüşlüğü bazen biri, bazen diğeri belirler. En kötüsü, ikisinin birden belirlemesidir.

Derken ilgili görüş ve düşüncelerimi bir makale-deneme içinde toparlamaya karar verdim, AZINLIKTA BİRLİK VE BÖLÜNMÜŞLÜK ÜZERİNE. Yazıyı yazmaya başladım, araya daha ivedili konular girdi, erteledim. Ertelemek benim için çoğunlukla unutmak oluyor. Unutmuştum. Aydın Ömeroğlu’nun dün bana sorduğu bir soru o yarıda kalmış yazımı hatırlattı. Ve yeni baştan yazarak tamamlamaya kara verdim, elinizde gördüğünüz gibi.

Aydın, bana, 14 Mayıs 1983 tarihinde Gümülcine’nin Yunanistan’a ilhakının yıldönümü münasebetiyle kentimizi ziyaret eden dönemin başbakanı Andreas Papandreu’ya verilen 80 imzalı azınlık sorunlarıyla ilgili bir muhtırayı benim yazıp yazmadığımı soruyordu. Muhtırayla ilgili hiçbir şey hatırlamıyordum. Belleğimi karıştırdım, kazıdım, hayır, hiçbir şey hatırlamıyordum. Bana bunu niye soruyorsun da demedim. Tahmin etmiştim, başbakan Çipras’ın bölgemize ziyareti söz konusu ya, sonra bu münasebetle hükümet yetkilileriyle Azınlıktan kim görüşecek kim görüşmeyecek tartışması başladı ya, Aydın Ömeroğlu besbelli Andreas Papandreu dönemiyle şimdikini karşılaştırmak istiyordu.

Bütün bunlardan sonra ilk hatırladığım, Trakya'nın Sesi gazetesinde yayımlanmış Papandreu’ya hitaben kaleme aldığım bir açık mektup. Hatta dönemin teknolojik şartlarında A. Dede’nin Yunanca daktilosu olmadığı için, acele de ettiğimizden bir başkasına gidip yazdırmaya zamanımız yok, açık mektup T.S.’de benim elyazımla çıkmıştı. Ama 80 imzalı muhtıra diye bir şey belleğimde kayıtlı değildi.

Araya açık mektupla ilgili bir başka anı daha sıkıştırayım. Başbakana açık mektup yazmak benim fikrim değildi, rahmetli Hasan İmamoğlu’nun fikri. İLERİ gazetesini çıkaran Halil Haki’den öğrendim. “İmamcık,” dedi, “başbakana bir açık mektup yazmaya hazırlanıyor. HRONOS gazetesinde yayımlatacakmış.” Nitekim Hasan İmamoğlu’nun “mektubu” o gazetede çıktı. Haberi ben Haki’den öğrendikten sonra, dur be dedim, parlak fikir, ben de bir açık mektup niye yazmayayım... Devamı yine Haki’den. “Senin de açık mektubun yayımlandığı için İmamcık’ın canı sıkılmış.” dedi. “Yalnızca o olsun istiyormuş. İbram’ın benim niyetimden haberi mi oldu acaba diyor”... Oh, olur böyle şeyler, önemsiz.

A. Ömeroğlu, söz konusu muhtıraya son kitabında yer verdiğini söyledi, hem Yunanca aslına, hem de Türkçe çevirisine. “Muhtırayı benim yazmış olabileceğimi nereden çıkarıyorsun diye sordum. Oradaki bazı ifadeler senin kullandığın ifadeler, üstelik senin de imzan var, dedi. Kitaptaki Yunanca metnin kopyesini o kadar küçültmüş ki, büyüteçle bile okuyamadım. İmzam olan muhtırayı hâlâ hatırlamamıştım.

Sonunda T.S. gazetesinin bendeki arşivine bakmak aklıma geldi. Ve o dönemin oradaki yazıları sayesinde sis perdesi dağıldı, birden muhtırayla ilgili her şeyi hatırladım.

Azınlık sorunları hakkında bir muhtıra hazırlayıp başbakan Papandreu’ya vermek, Gümülcine Müftülüğündeki bir Yüksek Kurul toplantısında karar verilmişti. Sorunları yazıya dökmek ve muhtırayı hazırlamakla avukat Sebahattin Emin Salepçi ve İbram Onsunoğlu görevlendirilmişti. Salepçi muhtıranın kabaca bir taslağını çıkarmış, benim büroya geldi, son şeklini birlikte verdik. Bu metin, azınlık heyeti tarafından başbakan Papandreu’nun kendisine değil de, Papandreu’ya iletilmek üzere ona refakat eden İçişleri bakanı Gennimatas’a teslim edildi.

Şimdi belki soracaksınız, bu muhtıranın asıl konumuz olan AZINLIKTA BİRLİK ile ne ilgisi var ki? Var. Yayımlanması gelecek yazıya kalan ve her kesimden değişik görüş ve ideolojiye mensup insandan 80 imza taşıyan o muhtıra, Azınlıkta bir birliktelik örneğidir. Nasıl mı sağlanmıştır? Devlet erki araya girmediği için sağlanabilmiştir, girmek istediği halde bertaraf edildiği için, Azınlık kendi iradesini ifade edebilmiştir. Devlet erkinin karışmasına müsaade etseydik, 80 değil, 8 kişi bir araya gelemezdik. Daha doğrusu 80 değil, belki 800 kişi bir araya gelmiş görünürdük, hazır gelmiş bir metni okuma ihtiyacını bile duymadan imza ederek. O da tabiî Azınlığın iradesi olamazdı.

arkası geliyor

31.10.2017 


İbram Onsunoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder