30 Aralık 2017 Cumartesi

PANDORA'NIN KUTUSU: Mebus İlhan Ahmet'le uğraşmaya devam ederken -I-



GÜNDEMİ YORUMLARKEN




Mebus İlhan Ahmet, iki blog yazarını, Mustafa Çolak ile Kamil Sıcakemin'i, kendisini eleştirdikleri için “bana hakaret ettiler” iddiasıyla dava etti. Blog yazarlığı kanunen gazeteciliğe tekabül etmiyorsa da, aşırılığa kaçarak eski dille “iki gazeteciyi” dava etti diyebiliriz. Zira öyle veya böyle, söz konusu olay, esasında, ifade ve basın özgürlüğüne bir saldırıdan, hoşumuza gitmeyen sesleri bir susturma çabasından ibaret, demokrasiden pay almamış bir anlayış ve davranış olarak karşımıza çıkmaktadır.


Azınlık milletvekilleri eleştiriye pek alışık değillerdir, oldum olası eleştiriye karşı aşırı bir duyarlılık göstermekte ve aşırı tepki vermektedirler. Ancak bildiğimiz kadarıyla bugüne dek hiçbiri kendi hakkında çıkan bir eleştiri yazısı yüzünden hakaret iddiasıyla bir azınlık gazetecisini -herhangi bir gazeteciyi mahkemeye vermiş değildir. İlhan, bu “aman eksik olsun” imtiyazını kazanan ilk mebus, azınlık tarihine bu olumsuzluğuyla da geçecek. 

Bizim toplumsal ve siyasî değerlerimize göre gazetecileri böyle bir nedenle dava etmek, ayrıca daha aşağıda göstereceğimiz diğer nedenler yüzünden, “casus belli”dir, Azınlıktaki özgürlüklere karşı “savaş ilanı”dır. Madem öyle, biz de bu sütundan fırsat buldukça onun siyasî davranışlarındaki diğer olumsuzluklarını da ifşa ve teşhir etmeye çalışacağız. Yetenek olarak yutturduğu demagojisini ve kocaağızlılığını, ilkesizliğini, yanardönerliğini, oportünizmini, amoralizmini ve rakiplerine bel altından vuruşlarını. Ama an itibarıyle en önemlisi, bir mebusun kendisini eleştirdikleri için iki yazarı dava etmesi. Bu olay, özgürsüzlükler içinde nefes alamayan Azınlıkta, böyle koşullar egemen olduğu için işte, bize göre affedilmez bir toplumsal ve siyasî suç şeklini almaktadır. İlhan Ahmet bunu anlayacak kadar zekaya sahip bir insandır. Ama demek ki kendine “hey, sen ne yapmaya gidiyorsun” diyemeyecek kadar da hassasiyetten ve azınlıkçılıktan yoksundur. 

Milletvekilliği Azınlıkta erişilebilen en yüksek siyasî rütbe olduğu için, milletvekilleri, ülke çapında ve Azınlık içinde iyi gitmeyen ve düzelmeyen durumlar, kötü gelişmeler ve olumsuzluklarla ilgili olarak azınlık insanının eleştirisine de en çok hedef olacak kişilerdir. Bu eleştiriler, kınamalar, suçlamalar haklı veya haksız olabilir. Azınlık milletvekilleri de diğer milletvekilleri gibi bu şeylere maruz kalacaklarını bilmeli ve hiç gocunmamalıdırlar. Kendilerine yönelik suçlamalara yanıt vermekten, kamuoyu önünde kendilerini savunmaktan öte bastırıcı, susturucu, cezalandırıcı ve intikam almaya yönelik önlemlere başvurmamalı ve onlardan özenle kaçınmalıdırlar.

“Malumu ilam ediyoruz” belki ama yinelemede yarar var.

Seni rahatsız eden bir eleştiri varsa, eleştiri zaten rahatsız ediciyse eleştiridir, veya yöneltilen eleştirinin haksız, gerçeklere uymuyan, kötü niyetli, hatta hakaret içerikli olduğuna inanıyorsan, demokratik anlayış, bunu, kendine göre düzelten, yalanlayan, hatta kınayan bir yanıt vermeyi, belki fikirler düzeyinde kapışmayı ve bununla yetinmeyi gerektirir. Ordan öte durumun takdiri kamuoyuna bırakılır. Siyasî konularda kimin haklı kimin haksız olduğunu kamuoyu takdir eder, mahkemeler değil. Mahkemeye başvurmak ve rakibinin cezalandırılmasını istemek, hem de güçlü bir konumdan, mebus, paralı ve avukat olarak, sonunda beraat bile etse, onu masrafa sokmak ve mahkeme kapılarında süründürmek, sadist, otokrat ve kinci ve antidemokratik bir anlayışın ürünüdür.

İlhan Ahmet, iki gazeteciyi dava ederek, bize göre, “azınlıkiçi barış mukavelesinin” kırmızı çizgilerini aştı. Ayrıca o kişilerden 20'şer bin evroluk tazminat ta istiyor, eleştirilerden zarar gören itibar ve şerefinin zararlarının telafi edilmesi için. Bu noktada ne diyelim, “Allah gözünü doyursun” demekle yetiniyoruz. 

İfade özgürlüğünü engellemek veya rakibini korkutmak amacıyla vatandaşı mahkemelere sürüklemenin çevremizde kimler tarafından tercih edildiğine bir bakalım. Bir süredir hedef belledikleri kişileri korkutmak ve sındırmak için bu yola Altınşafakçılar başvuruyor. Türkiye'de ise kendisine hakaret ettikleri iddiasıyla binlerce gazeteci ve basit vatandaşı mahkum ettirmiş ve bu alanda dünya rekoru (!) kırmış olan cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan var. İlhan Ahmet'in Altın Şafak'ı taklit ettiğini söylemeyeceğiz, ama Reis'e göz kırptığı ve onun izinden gittiği besbelli. Davalar, yalnızca davalılara karşı bir öfke tezahürü olarak karşımıza çıkmıyor. Bize daha başka kirli hesapların da yapıldığını düşündürüyor. Gelin şimdi bunları bir kurcalayalım.

Gerek Mustafa Çolak, gerekse Kamil Sıcakemin, Koca Kapı'nın istenmeyen adamlar listesinde, bunu bilmeyen yok. Neden mi? Mustafa ve Kamil'in blog'ları ile eski AZINLIKÇA dergisinin internet sitesi Azınlıkta Koca Kapı'ya bağımlı olmayan başına buyruk başlıca yayın organları. Bildiğiniz gibi, Koca Kapı'nın bağımsız ve başına buyruk olanlara tahammülü yok. O yüzden “paralı asker” olmayı ve şemsiyenin altına girmeyi kabul etmeyenleri çamura sokma ve cezalandırma yoluna gider Koca Kapı. Çamur, hep aynı çamurdur, “Bizden almıyorsa, demek ki Yönetimden alıyor.”, “Yunan Yönetiminin adamı, satılmış, hain...”. Cezalandırma, Türkiye'ye giriş yasağı ile başlar ve tecrit kampanyasıyla devam eder veya tersi, “onun gazetesine abonelikten silinin, oraya reklam vermeyin, onunla konuşmayın, ona selam bile vermeyin, yoksa...”. Biliyorum, bazı “millî sırları” ifşa ederek hıyanetimizi katlıyoruz. Ama dile getirmezsek boğulacağız. Boğulmaktansa, faşizmin haini olmak efdaldır. Bunlar bir şey değil, “millî sırlar” konusunda Pandora'nın kutusu korkarım davalar görüşülürken açılacaktır. Davanın alacağı seyre bağlı olarak, en azından böyle bir büyük risk var. O zaman Amerika'daki Zarrab davasının bir eşine hazırlanın.

28/12/2017
yazının sonu iki gün sonraya kaldı



İbram Onsunoğlu


Not:

Böyle bir fırsat, Pandora'nın kutusunun açılması için bir fırsat, iki gazeteci Hülya Emin ile Halil Haki mahkemelik olduklarında ortaya çıkmıştı. Ne Atina'daki elçinin, ne de Gümülcine'deki konsolosun barıştırma gayretleri bir işe yaradı ve dava günü geldi çattı. Hadi burada kendime bir pay çıkarayım. Dava görüşülmeye başlamazdan önce verilen arada benim çabalarımla uzlaşma sağlandı ve Hülya Emin davayı geri çekti. Sonra, teşekkür yerine iki taraf ta beni kozlarını paylaşmalarını engellediğim için suçluyordu. Ah benim sevgili kabadayılarım! Bu uzlaşı için en az iki kez özel olarak Selanik'ten gelip gitmiştim, taraflarla saatler boyu tartışmalar da işin cabası.

Ama gam yemem, Koca Kapı'dan tebrik aldım, bu münasebetle başkonsolosla bir de yemek yedik. Ne kadar oldu, sekiz sene mi, o zamandan beri Konsoloslukla ilişkilerimiz de yağ bal... Bu söylediklerime niye inanmıyorsunuz da gülüyorsunuz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder